
Halil Dağ yaşamını yitirdi
AMED (07.04.2008)- 2006 yılında çekilen Beritan filmiyle tanınan yönetmen Halil Uysal (Halil Dağ), Besta bölgesinde çıkan çatışmada 3 gerilla arkadaşıyla birlikte yaşamını yitirdi.
ANF'de yer alan HPG açıklamasına göre, Besta bölgesine yönelik 28 Mart-1 Nisan günlerinde TSK'nin gerçekleştirdiği askeri operasyonda, aralarında Halil Dağ'ın da bulunduğu 4 gerilla hayatını kaybetti. Açıklamada, çatışma esnasında 20 askerin öldüğü belirtilirken, 1 kobra helikopterinin de darbelendiği belirtildi.0
Hem yönetmen hem gerilla
Almanya doğumlu Halil Uysal, 1995'te gerillaya katılarak savaşmaya başladı. Gerillaya katıldığı ilk dönemlerde gerilla yaşamını fotoğraflayan Uysal, kısa film denemeleri yaptı. 2006 yılında beğeni ile izlenen “Beritan” adlı filmi çeken Uysal, Kürdistan'daki gerilla yaşamını anlatacak “Ağrı Dağı'na Yürüyenler” adlı proje için bir süreden beri Kuzey Kürdistan'da bulunuyordu. Uysal, gerillada yaşadığı anılarını ise 1998 yılında yayınladığı “Halil'in Gözü” adlı kitabında toplamıştı.
8 Nisan 2008 Salı
Halil Dağ yaşamını yitirdi
4 Nisan 2008 Cuma
CEJNA NEWROZ PİROZ BE!
Newroz direniş, yeniden diriliş, devrimci Kawaların direniş çağrılarında tutuşan bir isyan ve mücadele günüdür. Newroz yüz yıllardır bu anlayışla kutladı, bugün de her şeye rağmen, tüm saptırma, özdenboşaltma çabalarına rağmen bu duygularla kutlanıyor. Halkımız, yine alanlarda, yine Newroz halaylarında, yine direniş ateşleri üzerinde atlayarak bağımsız ve özgür ufukları, yeni yaşam umutlarınıselamlıyor! Bununla birlikte Newroz'u gölgeleyen, özünü boşaltan çabalar da az değil... Newroz, bir direniş günüdür, ideolojik, politik ve ruhsal kapsamı derin, kendisini sürekli büyüten ve yeniden üreten bir mücadele günüdür! En başta sömürgeci sistemle hesaplaşma günü, ulusal kimliğineinat ve kararlılıkla sahip çıkma günüdür! Tüm saptırma ve ulusal kimlik isteminin içini boşaltıma çabalarına rağmen bu, yine de böyledir! Ateş, dağların yükseltilerinde, tepelerinde yakılan ateş, sadece bir direniş ve zorbalığa başkaldırı işareti mi? Direniş ve zafere yürüyen büyük mücadelenin tüm toplum tarafından benimsenmesi,topyekûn bir ulusal seferberliğin gerçekleştirilmesi gerekir. Kawa efsanesinde olduğu gibi, dağ başlarında yakılan ateş, bir mücadele çağrısı, bir iletişim ve örgütlenme aracı, bir araya toplanma vezulmün kaleleri üzerine yürüme silahıdır! Bu noktada Çağdaş Kawa Mazlum Doğan'ın Newroz eylemine sözü getirmek istiyoruz. Halkların, sınıfların, parti ve örgütlerle bireylerin tarihlerinde yenilgiler vardır, yenilgi ve başarı paradoksal birbütünü ifade ederler. 1981 yılında 12 Eylül faşizminin Diyarbakır zindanlarında geliştirdiği teslimiyet, ihanet ve vahşet politikalarına karşı PKK tutsakları 7-8 ay süren dişe diş bir direnişgeliştirdiler. Kısa bir süre içinde mevcut olarak 100 dolaylarında bir sayıya inmelerine rağmen direnişte tereddüt etmediler. Sadece fiili ve diğer eylem biçimleriyle direnmediler, aynı zamanda bununideolojik-politik ve teorik olarak haklılığını, gerekliliğini, kaçınılmazlığını savundular, düşünsel ve ruhsal dünyalarını bununla donattılar. O dönemde Diyarbakır zindanında yatan diğer Kürt gruplarıgibi 12 Eylül vahşetine "direnemeyiz, direnirsek hepimizi duvar diplerinde götürürler" gibi teslimiyet teorilerini yapmadılar. Direnmenin salt bir onur, kimlik ve kişilik sorunu olarak değil, aynızamanda bağımsızlık ve özgürlük bilinci, umudu olduğunu ve mücadelesi açısından tarihsel ve yaşamsal önemini kavradılar. Dayatılan politikanın özünü ve direnişin yaşamsal önemini kavramış veiliklerinde hissetmişlerdi. Bu, çok önemliydi, daha sonraki görkemli direnişlerin düşünsel ve ruhsal temel gıdasıydı. Bu, "Direnmek yaşamaktır" sözünde ete kemiğe bürünmüştü. Büyük bir direniş yürütüldü, ancak Mayıs 1981'ın sonlarına doğru yenilgiye uğradı. Direniş yenilgiye uğradı, ama yenilginin teorisi yapılmadı, her fırsatta ve her yerde yenilginin olumsuzluğu,yarattığı ve yaratacağı sonuçlar ifade edildi, direnişin önemi ve kaçınılmazlığı vurgulandı. Aslında direniş tümden bitmemişti, zindanlarda yenilgi vardı, dayatılan kurallara uyuluyordu, ama buuymanın sınırları, direnç noktaları bilinçte belirlenmiş ve fiili olarak uygulanıyordu. Mahkemelerde ise PKK, Kürdistan, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi en etkin biçimde ve en üst düzeydesavunuluyordu. Öyle de olsa bu, bir avuntu, savsaklama ve içinde yaşanılan durumu meşrulaştırmada bir gerekçe-bahane yapılmıyordu. Direnişi her zemin, her alan ve düzeyde egemen kılmanın gerekliliğisavunuluyor, direnişi bütünlüklü yaşama zorunluluğu vurgulanıyor, bunun pratik çabası sergileniyordu. Dayatılan ağır koşullar, vahşet düzeyindeki işkence, her anı işkenceye dönüştürülen günlük yaşamınkendisi bahane gösterilerek içinde bulunulan durum kabul edilebilir görülseydi, daha sonraki görkemli direnişlerin hiçbiri olmayacak ve zindan duvarları, sadece zulüm duvarları değil, utanç duvarlarıolacak, onuru ve kişiliği un ufak edilmiş, umudu yok edilmiş bir kuşak ortaya çıkacaktı. O tarihi koşullarda ölümüne direniş değil, aman dileyen, yalvaran, "hizmete hazırız" diyen kadrolar olsaydı, etkileri dağa, serhıldanlara uzanacak büyük direnişler gelişebilir miydi? Mazlum, son derece onurlu, başı dik, ilkelerine sonuna kadar, ölümüne bağlı bir devrimciydi. Her zaman direnişlerin önünde oldu, en son eylemiyle zindan tarihinde bir dönüm noktası oldu, mücadelemizdeDevrimci Kawa adıyla direniş simgesi haline geldi. 1981 yenilgisinden sonra Mazlum'u sevinçli gören, gülerken gören tek bir tanık yoktur. Bu, boşuna değildir. Bu, yenilgi ve teslimiyeti içinesindirmeme, hiçbir biçimde kabul etmeme duruşudur. Bu duruş, onu büyük direnişe götürdü. Teslimiyetin ihanete götürdüğü, bu ihanetin salt ihanet kavramıyla açıklanamayacağını biliyordu ve günlükyaşamın acımasız pratiği bunu her an doğruluyordu. Bu bilincin başka bir boyutu daha vardı: Mutlaka kazanmak, bir daha yenilgi yüzü görmemek kesin kararındaydı. Mutlak başarı, başarıyı hiçbir risk altına sokmama anlayışı, onun eylem biçimine de yansıdı... O koşullarda kesin sonuç, mesajıntereddütsüz verilmesi başka türlü olanaklı değildi. Bu düşünsel ve ruhsal duruş onu Çağdaş Kawa haline getirdi. Bugün Kürdistan'da binlerce Mazlum adını taşıyan genç, çocuk varsa, onun adı bütüngüncelliğiyle bilinçlerde ve günlük eylemdeki canlılığını koruyorsa bu, boşuna değildir! Mazlum'un direnişi, Dörtlerin Eylemi, 14 Temmuz Ölüm Orucu Eylemi ve daha sonra Eylül ve Ocak Direnişleri için bir esin kaynağı, öncü ve ateşleyici gücü oldu. Ve Zindan Direnişi, 15 Ağustos Atlımı vedaha sonra büyüyecek kitle direnişleri için ateşleyici bir güç oldu. Bugün bu gerçeği sömürgeci çevreler de eksik bir noktadan da olsa teslim etmek durumunda kalıyorlar. Onlar, Diyarbakır'da yaşatılanişkence vahşetinin daha sonra gelişen gerilla ve serhildanların en önemli teşvik edici, tetikleyici gücü olduğunu söylerler. Ama bu eksik ve eksik olduğu için yanlış olan bir değerlendirme... EğerDiyarbakır'da andığımız devrimci direnişler olmasaydı, işkence ve vahşetin kendisi tek başına direnişi tetikleyicisi bir rol oynayabilir miydi? Hayır, işkence ve vahşetin kendisi tek başına, bir direniş ve öncü karşı koyuş olmadan ateşleyici bir güç olamaz! Tersine korku ve teslimiyetin esas dinamiği işlevini görür! Zaten zindanda dayatılanvahşetin amacı, korkmuş, sinmiş, utanç içinde bırakılmış, dayatılan her şeye itirazsız boyun eğen bir toplum yaratmaktı. Direniş, bu politikalarını boşa çıkardı, direniş kendisini büyüttü, çoğalttı vetoplumsal temele oturttu... Bunlar ne kadar gerçekse, devrimci direnişin kurumlaşmadığı, tersine tek kişiye dayalı bir iktidar siteminin oturtulmasında ve kurumlaştırılmasında hoyratça kullanıldığı da bir gerçektir! Newroz ileanılan ve sergilediği direnişle adı Çağdaş Kawa olarak anılan Mazlum'un düşüncesinde, eyleminde ve yaşam çizgisinde "devlete hizmet" sözü var mı; yine onun ufkunda bu düzen ve devletten aman dilemek,af edilmek, düzenin meşruiyeti karşılığında düzen sınırları içinde içi boş bir siyaset yapma anlayışı var mıydı? Peki, şimdi meydanlarda, sokakta kulağınıza çarpan, bilincinize seslenilen sözlerin,sloganların Mazlum'un direnişi ve eylem çizgisiyle en sıradan bir ilişkisi var mı? Olmadığı çok açık! Peki, bu, Newroz'un devrimci, direnişçi, özgürlükçü özünün boşaltılması değilse nedir? Sömürgeciler, Newroz'u Nevruzlaştıramadılar, ama İmralı tasfiyecileri, onun devrimci, direnişçi, Mazlumca özünü boşaltmaya, Nevruzlaştırmaya, tasfiyeci çizgilerinin hizmetine koşmaya çalışıyorlar... Uzun sözün kısası, devrimci, direnişçi Newroz'umuza sahip çıkalım! Newrozlarda Mazlumların bayrağını yükseltelim! Onların bayraklarında bu devlet ve düzenden af ve kırıntı dilenciliği değil, bağımsızve özgür ufuklara yürüme kararlılığı vardı! Newroz ateşlerimizle bu bayrağı yeniden yazalım ve yükseltelim! Newroz ateşiyle bilincimizi, ruhumuzu ve eylemimizi yeniden yaratalım! Bîjî Newroz! Yaşasın Mazlumların Newroz'u! 20 Mart 2008 (Kürdistan Devrimci Sosyalistleri)
anarşizm; ideoloji mi metodoloji mi?

anarşizm; ideoloji mi metodoloji mi?
"Anarşist geleneğin uzun yıllardır sahip olduğu garip özelliklerinden biri de; sıklıkla yüksek derecede otoriter kişilik özellikleri gösterenleri, doktrinler oluşturanları, 'Gerçek İlkeler' diye tanımladıkları şeyden farklı düşünenlere ağır suçlamalar getirenleri, içeriyor olmasıdır. Anarşizmin tuhaf bir biçimi bu."
Noam Chomsky
Anarşist harekette çözümsüz kalan konulardan biri anarşistlerin doğasıyla doğrudan ilişkilidir. Anarşizm konusunda biraz malumatı olanlar bilirler ki, anarşistler arasındaki en açık ayrılık toplumsal anarşizm ile yaşam tarzı anarşizm üzerine yaşanmaktadır. Bir grup sınıf mücadelesini faydasız, amaçsız ve yersiz olarak görüp alay ederken; diğer grup ise geri kalanın anarşist olmadığını, daha çok sahte tavırlı burjuvalar olduğunu iddia etmektedir.
Sıradan bir okuyucu için bu tartışma önemsiz, hatta saçma olarak görülebilir ve bu birçok açıdan doğrudur da. Toplumsal anarşizm/yaşam tarzı anarşizmi tartışması ‘anarşist olmanın ne anlama geldiği’ düşüncesi etrafında dönmektedir.
Bununla beraber, bu tartışma pek de kesin çizgilere sahip değildir. Yani, ‘uyulması gereken kurallar ve gelenekler bütünü’ fikri çerçevesinde, anarşizm bir ideoloji mi, yoksa ‘bir hareket tarzı veya gayrı meşru otoriteye karşı tarihsel bir eğilim’ yaklaşımıyla metodoloji midir? Ben toplumsal anarşizm ve yaşam tarzı anarşizm arasındaki ikilemin temelini bu tartışmanın oluşturduğuna inanıyorum ve bunun üzerinde durmaya çalışacağım.
İdeolojik anarşistlere Anarşist -büyük ‘A’lı anarşistler-, metodolojik anarşistlere ise anarşist -küçük ‘a’lı anarşist adını veriyorum, böylece kimi kastettiğimi anlayacaksınız.
Anarşizmin net, belirli bir anlamı vardır. Örneğin, Amerikan Heritage Sözlüğü’nde şöyle tanımlanmıştır:
1) Yönetimin her şeklinin baskıcı ve istenmeyen olduğunu ve de ortadan kaldırılması gerektiğini belirten teori. 2) Anarşistlerce, devlete karşı ortaya konan aktif direnç ve terörizm. 3) Tüm birleşik kontrol ve otorite şekillerinin reddedilmesi.
Öyleyse bu bakış açısına göre anarşist; tüm yönetim şekillerini baskıcı ve istenmeyen olarak gören, tüm birleşik kontrol ve otorite şekillerini reddeden kişi anlamına geliyor. Bu ölçütlere uymayan biri anarşist sayılamıyor.
Bu düşünce anarşizmin bir ideoloji olduğu görüşünü -ana bir ilkeyle temellendirilmiş tutarlı düşünceler bütünü- destekliyor. Eğer böyle bakılırsa, anarşist olduğunu ‘söyleyen’ herkese anarşist denilebilir mi?
Elbette hayır, yaşamtarzcılık tartışmasının temelini bu oluşturur, aynı entelektüel bir hakaret olan ‘anarko-kapitalizm’ konusundaki anarşist karşı duruşta olduğu gibi.
Ancak ideolojik ve metodolojik muhalefet arasında bir fark olduğu göz ardı edilemez. ‘A’narşistlere bakarsak, anarşizmin ne olduğunun sınırları çizilmiştir düşüncesine dayanarak ‘X anarşizm değildir’ derler. Onlar için bunu kanıtlamaya veya tatbik etmeye gerek yoktur, iddiaları başlı başına yeteri kadar gerçektir.
‘a’narşiste göre ise, yaşamtarzcılık ve ‘anarko’-kapitalizm metodolojik olarak anarşizme giden yol olmadığından reddedilmiştir. Benzer sonuçlara ulaşmak için yanlış araçlar, örneğin insan mutluluğunu kullanırlar.
Yaklaşımlar arasındaki fark açık sanırım?
Delilik vs. metod
A’narşist, toplumsal devrim için ideolojik uygunluğu ön gereksinim olarak vurgular -başka bir deyişle, A, B ve C doktrinlerini yutarsınız artık bir Anarşistsinizdir. Hareket planları şu minvalde gerçekleşir: 1) merkezi bir Anarşist örgütlenme yaratmak 2) İşçi sınıfına Anarşizm ilkelerini öğretip, onları eğitmek (doktrini aşılamak) 3) bu suretle bir kitle hareketi oluşturmak 4) toplumsal bir devrim yaratmak.
Anarşist; “hakikati yaymak” adına manifesto, platform veya başka bir yol gösterici doktrinle uyuşur, düşünce ile hareketin birliği, ve ideolojik uygunluğun etkili örgütlenmenin temeli olduğuna vurgu yapar.
anarşist bunların hepsini reddeder. Bizim sıralamamızsa şöyledir: 1) anarşist örgütlenmeler, kendilerine yönelik bir talep olmadıkça yaratılamaz 2) doktrinin aşılandığı insanlar özgür değildirler 3) merkezi bir otoriteyle temellendirilen (örneğin, merkezi Anarşist örgütlenme) ve doktrinin aşılandığı bir kitleyle beslenen bir hareket genel ve toplumsal değil, elit ve politik bir hareket olacaktır 4) Böylesi bir çaba sonucu, toplumsal devrim, anarşistlerin iktidarı ele geçirdiği politik bir devrime dönüşecek ve ihanete uğrayacaktır.
Bu anlamsal bir farklılık değil; aksine hareketin tam kalbinde bulunuyor ve bu tartışmanın başlangıcı Bakunin’in denemelerinde de görüldüğü gibi Birinci Enternasyonel’in kuruluşuna kadar gidiyor.
Haklı olan kim? Ben anarşizmin metodik yanının, ideolojisinden çok daha önemli ve yaşamsal olduğunu düşünüyorum. Böyle düşünüyorum çünkü dilin, bilhassa büyük emeller peşinde koşmaya hizmet ederken, her zaman olduğu gibi güç elitlerine hizmet ettiğine inanıyorum.
Bir grup kendini Anarşist olarak tanımlayabilir, ancak bu onları gerçekten anarşist yapmaz, değil mi? Sadece isimlerine bakıp fikir yürütmek yerine, kendi ölçütlerinizle değerlendirme yapmalısınız.
Toplumsal mücadelenin iki modelinden biri Marksist model -politik bir öncünün kitleleri sosyalist bir topluma yönlendirmesi düşüncesi- ve diğeri Bakuninist model- tüm politik otoritenin reddi ve genel bir doğrudan eylemliliğin, sosyalizmin tahmin edilemeyen bir fi tarih yerine ‘burada ve şimdi’ uygulanması düşüncesi.
Günümüze bakarsak, Marksist model bir yüzyılı aşkın bir süredir radikal solda baskın durumdaydı; lakin Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, on yıllardan beri ilk kez ideolojik atmosfer soluk almaya başladı. Bu tartışma bu yüzden tam vaktinde ve kritik, çünkü anarşizmin büyümesi ve ilerlemesi bir ölçüde buna da bağlı.
İtirazımın asıl nedeni ideolojik anarşizmin serbest düşünmeye ve doğrudan harekete değil de itaate, pasifliğe ve dıştaki bir mekanizmaya (manifesto, platform veya diğer kontrol mekanizmaları) uygunluk zorunluluğuna dayanıyor olması. Bundan başka, Anarşizmi merkezden dışa yayma amacıyla üst-ast temelli merkezi bir örgütlenme izlenmesi de itirazımın gerekçelerinden biri.
Özgür bir topluma ulaşmak için, özgürlüğü kısıtlayan araçlar kullanmak gülünç olur. Arkanızda henüz bir kitle yokken, popüler ve özgürlükçü bir örgütlenme yaratmanız da bir o kadar saçmadır. Bunlardan size kalan, hiç de sürpriz diyemeyeceğimiz bir şekilde, radikal solun bugünkü haliyle paralellik gösteren, elit bir aktivist kadrosu olacaktır.
İdeologlar için doktrinin saflığı her şeyden önemli olduğu için kaçınılmaz olarak şu sonuçlara varırlar: 1) bitmek bilmeyen bir şekilde küçük, önemsiz konuları tartışmak 2) sürekli bir hain aramak ve ondan arınmak 3) potansiyel yol arkadaşlarını bu elitizm yoluyla yabancılaştırmak.
Anarşizm “herşey mübah” türünden bir kavram değildir, bir anlamı vardır. Bununla beraber, bir emekçinin harekete “uygun” hale getirilmesi için ona bir doktrinin aşılanması zorunlu değildir. Noam Chomsky, anarşizmi “insanların gayrı meşru otoriteye karşı başkaldırmaya olan tarihsel eğilimi” olarak açıklarken metodolojik bakış açısını en iyi şekilde ifade etmiştir.
Örneğin; 1921’de, Kronştad denizcileri Bolşeviklere karşı başkaldırarak -gayrı meşru otoriteye karşı genel bir doğrudan eylemlilikle- metodolojik anarşizmi uygularken, Bolşevikler, aksi yöndeki iddialarına rağmen, kendilerini iktidarla güvenceye almak suretiyle Devrime ihanet ettiler.
Anarşistler değil anarşizm
Anarşistler, insanları Anarşiste dönüştürmeye çalışmak yerine, anarşist düşüncelerin yayılması ve daha da önemlisi anarşist örgütlenme yöntemleri üzerinde durmalıdırlar. Bu oldukça önemli bir ayrım.
Anarşistler, toplumsal mücadelenin kendisinin -eylem yoluyla propaganda ile- kitleleri politize ve radikalize ettiğini düşünür. Kolektif doğrudan eylem sayesinde oluşan öz yetkinlik sonucu karşınızda anarşistleşmiş insanlar -anarşizm düşüncesini doktrinler yoluyla değil, pratik deneyimler sonucunda kavrayan yoldaşlar- bulursunuz, önemli olan da budur. Bu yöntem sonucunda elinize geçen yetkinleşmiş, doğrudan eylemden çekinmeyen, aktif serbest düşünürlerdir, yani anarşistler.
Tüm aktivistlerin anarşist olduğunu söylemek yanlış olur, çünkü değiller. Sağ kanat azımsanmayacak bir gerici aktivist kitleye sahiptir, ama aslında bu aktivistler geniş bir otoriter yapının görevli memurlarıdır -efendileri emrettiğinde harekete geçen asalak sürüsüdürler. Veya, daha yaygın şekliyle, aldatılmaları ve manipüle edilmeleri sonucu kendi çıkarlarına taban tabana zıt bir pozisyona düşen iyi niyetli insanlardırlar.
Oysa gayrı meşru otoriteye karşı birlikte çalışan, örgütlenen ve doğrudan eyleyen bir grubu ele aldığınızda, itaat ve pasiflik için çağrı yapan diğer doktrinlerden çok anarşizme sıcak bakan insanlar görürsünüz. Anarşistçe yöntemlerle sürdürüldüğünde, toplumsal mücadele kendiliğinden anarşist düşünceyi yayacaktır.
Maalesef, bugün emekçiler arasında dayanışmayı örgütlemek yerine inatla ve bitmek tükenmeyen bir şekilde kendi dogmaları üzerinde odaklanan bir Anarşistler -ideologlar- güruhu görüyoruz. Bu durum da, elitler, hizipler, klikler ve çekirdek kadroların hüküm sürdüğü, anarşist hareketin bugünkü kasvetli ve sıkıntılı haline sebep oluyor.
İdeolojinin Ana Kuralı -ideologun asla ve asla yanılmayacağı fikri- tartışmaların da asla bitmemesi ve herkesin sayısız küçük ve ilgisiz parçalar halinde bölünmesi anlamına geliyor.
Metodoloji ise, neyin işe yarayıp, neyin yaramadığı ve bu noktalar arasındaki derece farkları konusunda daha açıktır. Bir strateji işe yaramıyorsa, yararlı olana dek onu düzeltene dek üzerinde çalışırsınız.
Biz anarşistler, emekçilerin “şu an ve burada” devrim için hazır olduğunun farkındayız. insanlar içgüdüsel olarak özgürlüğe ve yaşam koşullarındaki iyileşmelere meyillidirler. İnsanlar köle olmak istemiyor -iktidardakiler özgür olduklarına inandırılmak için ne kadar uğraşsa da gerçekte özgür değiller. Anarşistler -neredeyse marxist bir bakış açısıyla- emekçilerin “mesajı almak” için fazla ırkçı, cinsiyetçi, hımbıl ve homofobik olduklarını düşünseler de; bizler özgürlüğün herkese yaraşacağına inanıyoruz.
Gerçekte, işler ne zaman Anarşistlerin istediği gibi gitmezse, kendileri dışındaki herkesi suçlamaya başlarlar, bu da solun ayrılmasına ve giderek elitist olmasına yol açar -siz, işçiler Yüce ve Asil Düşüncelerimizi anlamak için fazla aptal, ırkçı ve cinsiyetçisiniz. Bu yaklaşım, işçilerin neden radikal solu görmezden geldiğini açıklamaya yardımcı olacaktır.
İdeoloji ve insan doğası
Tüm ideologlar insan doğasına dair negatif bir görüşü paylaşıyorlar: insanın temelde kötü olduğu ve geliştirilmek zorunda olduğu (geliştirilmekle kastedilen, onların başını çektiği bir doktrinin tamamlanması süreci). Dahası, ideologlar kendilerini bu negatif genellemenin dışında tutup, kendilerinin iyi, dünyanın geri kalanınınsa kötü ve bilinçsiz olduğunu iddia ediyor.
Oysaki bu görüş anarşizmle hiç de uyumlu değil ve kesinlikle otoriter ideolojilere yakın. Otoriterler hepimizin temelde kötü olduğumuzu ve eğitimin, gözetimin zorunlu olduğunu düşünür ve de en çok ele geçirmek istedikleri şey olan ‘kontrol’ün kaçınılmazlığını savunurlar.
anarşist ise, aksine, insanın temelde iyi olduğunu ve yönlendirmeye, baskıya ve kontrole ihtiyacı olmadığını öne sürer. Biz toplumdaki şeytanların birileri kontrol ve baskı istediği için ortaya çıktığını biliyoruz; güç, ayrıcalık ve kontrolün en iyi niyetli insanı bile suç ortağı bir yöneticiye dönüştürebileceğini de.
Başka bir deyişle, anarşistler, insanı iyi olarak tanımlarken, ideologlar bunun tam tersini savunuyor, kontrol ve otorite sistemlerinin olmazsa olmaz mekanizmalar olduklarını ileri sürüyorlar (bu sistemleri onlar yönettikleri sürece tabi -eğer başka biri onları kontrol ederse işler değişir- iktidar ellerinde değilken anti-otoriter görünürler -sadece iktidara ortak olmalarını bekleyin, gerçek yüzlerini göreceksiniz). Bu ayrım oldukça önemli ve bu kurumlardan çıkan örgütlenmelerin doğasını belirliyor.
İnsan doğasına dair negatif görüşle temellendirilen örgütlenme daha çok güç ve kontrol üzerinde durup, bunları olduğunca az kişinin eline bırakıp merkezileştirecektir. İnsan doğasını iyi olduğunu kabul eden tarafsa gücü yaymanın, kontrolü ortadan kaldırmanın, merkezi idareden vazgeçmenin ve bunları olduğunca fazla kişinin eline bırakmanın yollarını arayacaktır.
İdeologun en tehlikeli tehdidi ise kendilerini, kendi kurallarından muaf tutmalarıdır, bu ayrıcalıklı görüş onların “ışığı görmüş” olmalarından ve geri kalanın ya aptal ya da kötü olmalarından kaynaklanıyor (evet kötüler, çünkü yüce doğrulara sırtlarını çeviriyorlar). Eğer onların programına karşı çıkarsanız, gerekçeniz ne olursa olsun, suçlusunuzdur.
Bu yüzden, ideologun en doğal akıbeti güç kullanımıdır, dogmatik ve mantıksız olduklarından, meşruiyet için tek dayanakları güç ve şiddettir, bu da beraberinde merkeziyetçiliği ve güç kullanımını getirir. Bunun en yeni ve en tehlikeli şekli de devlet örneğidir.
Başka bir deyişle, ideolog katı bir otoriterdir, tehlikesi bundan kaynaklanır. Anarşist gibi görünürler, çünkü gücün bir parçası değilken gücün varlığını reddederler. Ama aslında gücün kendisine değil, kendilerine yetki verilmemesine karşı çıkarlar. Otoritenin bir basamağına ulaştıklarında, kendilerinden öncekiler kadar despot olurlar.
Otoriteleri ideolojilerinin -Büyük Düşüncelerinin- içindedir, ve buna karşı çıkacak olanlar riski göze almak zorundadırlar. Galleanistler’i (İtalyan anarşist Luigi Galleani’nin taraftarları) yoldan geçen birçok masum insanı seri şekilde bombalamaya iten de buydu. Çünkü onlara göre, “Büyük Düşünce” yi anlamayan hiç kimse masum değildi.
Doğru olan şu ki: doğru diye bir şey yok
Politik bir yazıda geçen bu cümle mantık dışı görünebilir. Söylemek istediğim; anarşistler Doğrunun, en güçlünün arka cebinde olmaya meyilli olduğunu düşünür. Başka bir deyişle, en güçlü olan kendi görüşlerini doğru ilan eder ve aksi yönde konuşursanız (ya da sadece düşünürseniz) sizi lanetler.
Esas Doğruya ilişkin iddialardan daha ideolojik bir tartışma olamaz ve bence anarşistler bu tartışmaların bir parçası olmamalılar. Bizim görüşümüz, aksine, savunmaya değer tek bir doğrunun aslında var olmadığıdır. Çünkü herkesin anlayacağı ve göreceği sonsuz doğrular yoktur, yalnızca bize mantıklı gelen ve gelmeyenler vardır.
Gerçeklik vardır (gerçi bu bazı filozoflarca hala tartışılmaktadır) ve doğrular tamamen sübjektifken gerçeklik objektiftir. Bir taşı alıp bıraktığınızda düşecektir, çünkü yerçekimi objektif bir güçtür, gerçektir. Doğru herhangi başka bir kaynaktan değil, gerçeklikten yola çıkar.
Doğrunun öznelliği, otoriterlerin çok rahatsız olduğu bir durumdur. Çünkü bu devrimci bir kavram, eğer doğru öznelse, bu toplumun çatısının yıkılacağı anlamına gelir. Hukuk, din, Devlet bunların hepsi, bazılarının Doğru diye iddia ettiklerinin arkasında aslında güç ve baskı olduğunu fark ettiğinizde çökecektir. Güç söz konusu olduğunda; gerçekte efsaneler, yalanlar ve batıl inançlar bütünü olan Doğru gündeme gelir.
Anarşistler doğrunun öznel olduğunu savunurlar. Bu savunu, dogma ve manifestolara karşı çıkışımızın da temelini oluşturuyor. Bazıları buna çabalasa da, hiçbir anarşist, her durumu, çelişkiyi veya etkileşimi açıklayacak yüce bir manifestoyla kendini ifade etme yolunu seçmemelidir.
Serbest düşünme, sonsuz Doğrunun yokluğunda güvenilecek tek metodolojidir. Bu metodoloji, başkasının sizin dünyanızı sizin için tanımlamasını değil, kendiniz için neyin ne olup olamayacağını düşünüp değerlendirmenizi gerektirir ve bu tarz düşünmenin değeri güçte değil, mantıkta yatmaktadır.
Otoriterler, tabii ki sadece kendilerinin görebildiği bir objektif ideal olan Doğruya sadık kalırlar. Bu süreçte size düşen Doğruya itaat etmek ya da ona direnmek ve bu karşı çıkıştan dolayı acı çekmektir. Bu nedenle, özgürlüğü el üstünde tutan kapitalist ‘kendi’ mülkünün üzerine “Buraya izinsiz girenler vurulacaktır” yazar ve gece rahat uyur, (Oysa bu uyarıyı yazanın kendisi mülküne sahip olmak için başka insanları vurmuştur) ve tanrıdan korkan hıristiyan, Kutsal Kitaptan ‘ötekini sev’ vaazında bulunurken meşaleye bir cadı koyar.
İdeologlar, asil cümlelerini gaddarca eylemleriyle daima ayaklar altına alırlar. Anarşistler bunun bir parçası olmaya ihtiyaç duymazlar. Onları ve onların Doğrularını reddediyoruz.
Öyleyse herşey anarşizme uyar mı?
Anarşizmin Doğruya karşı çıkışı, anarşizmin hiçbir dayanağı olmadığı anlamına mı gelir? Evet ve hayır -gayrı meşru otoriteye zarar veren anarşisttir, vermeyense değildir. Bu metodolojimizin, ayrıcalıklı ve güçlüye direnişimizin de temelidir.
Baskı olmadığında (örneğin, serbest ortaklıklar) meşru olan tek otorite özgürce kabul edilendir. Bu birçok sıradışı aktiviteye açık kapı bırakır ve anarşizme her şeyin uyduğu “görüntüsünü” yaratır. Özgür karar alabilme, yalnızca toplumun üyelerinin uyumlu çalışmalarıyla ve örgütlenmeleriyle sağlanabilir.
Bundan dolayı, yaşamtarzcıları reddediyoruz. Çünkü onların aradıkları narsistik bir otonomi ve bu birleşik parçalardan oluşan toplumumuzda imkansız ve hiç de anarşistçe değil, çünkü içe dönüklük adına dayanışmayı yok ediyor, sınıf mücadelesini ve örgütlenmesini küçümsüyor.
Yaşamtarzcılığa karşı çıkışımızın metodolojik temeli, yaşamtarzcı da dahil olmak üzere kimseyi özgürleştirmiyor olması ve bu yüzden de gayrı meşru otoriteye karşı hiçbir tehdit oluşturmamasıdır. “Geçici otonom bölgeler”, baskının başlıca kaynağı Devleti itiraz kabul etmez, dokunulmaz ve bozulmaz olarak gördüğü için pek de gerçekçi sayılmaz.
Yaşamtarzcılık, ideolojiye karşı olan itirazlarında haklı olsa da, bu yanlış bir metot. Toplumsal anarşist, yaşamtarzcılarla tartışmak yerine onları soytarılıklarıyla baş başa bırakmalıdır. Toplumsal anarşistin hedefi onların yaşamtarzlarıyla dalga geçmek yerine etkili bir şekilde örgütlenmek olmalıdır.
Anarşizm, başta örgütlenme ve eylem olmak üzere gözlem ve düşünceyi gerektiren rasyonel bir kuram ve felsefedir.
Tümden gelimci ve tümevarımcı anarşistler
Karşılaştırma ve mantıktan bahsederken ayrıntıyla incelenmesi gereken bir diğer konu da ideolojik anarşisti metodik anarşistten ayıran tümdengelim ve tümevarım konularıdır.
Tümdengelim, bir öncülden yola çıkarak açıklama yaptığınızda söz konusudur. Örneğin, “Ben bir anarşistim, bu nedenle her yaptığım anarşistçedir” dersem eğer. Kendi anarşizmimin doğruluğunu açıklarken tümdengelimi seçmiş oluyorum. Yaptıklarımdan herhangi bir şeyin anarşistçe olmadığını söyleyen biri olursa onu “Hayır, yanılıyorsun. Ben bir Anarşistim ve Anarşizmin ne olduğunu biliyorum ve benim yaptığım da Anarşizm. Benimle aynı fikri benimle paylaşmadığına ve ben bir Anarşist olduğuma göre sen de bir otoriter olmalısın, yani benim düşmanımsın” şeklinde cevaplarım.
Sorun açık mı? Bu tarz tümdengelimci ideoloji sadece Anarşizmle sınırlı değil. Aslında bu en çok insanların kendi söylediklerini uygulamadıkları otoriter ideolojilerde yaygın. anarşizm ise, tümdengelimi serbest düşünmeyi önlediği için ölümcül kabul eder. Tümevarımcı anarşizm, neyi niçin yaptığınıza bakar ve anarşist olup olmadığınızı bu temelde değerlendirir.
Gayrı meşru otoriteye karşı mücadele eden herkes anarşist değildir, zaten mesele de bu değil. Tümevarımcı anarşizme göre birinin anarşist olup olmadığının ölçütü iddia ettikleri değil, yaptıklarıdır.
Bu ayrım çok önemli, çünkü anarşist hareketin içine sinsice nüfuz eden otoriter öncü yanlılarına karşı hazırlıklı olmanızı sağlar. Bakunin’in Marx’a karşı çıkarken fark ettiği de buydu. Marx ve ekibi sosyalizm için uğraştıklarını “söylediler” ve programlarının sosyalizmi temelini sarsmasına, hatta çökertmesine rağmen, kendi programlarına herkesin destek vermesini istediler.
Aynı risk anarşizm için de söz konusu. Tümdengelimci Anarşizm kolaylıkla hareketin içindeki otoriter fırsatçılara yüzünü dönebilir (ve bunlara itiraz da pek mümkün değildir, çünkü bu tarz örgütlenmeler ideolojik uygunluk adına farklı düşüncelere sıcak bakmazlar). Bu da fırsatçıların kendi grupları içinde dahi eleştirilemeyeceği anlamına gelir.
Tümevarımcı veya metodolojik anarşizme ise ihanet etmek o kadar kolay değildir; bir dengesizlik ortaya çıktığında bunu size bir başkası söylemez, kendiniz değerlendirir ve kendi açıklamanızı yaparsınız.
Tümdengelimci Anarşistler (öğrenip, ezberleyip sonunda da itaat etmeniz için ürettikleri) manifesto, platform, broşür ve doktrinlere düşkündürler. Sizi olabildiğince değiştirip dönüştürdüklerinde, Anarşinin mümkün olabileceğini düşünürler. Saydığımız bütün bu çabaları da sizin henüz hazır olmadığınızı varsaydıkları içindir.
Tümevarımcı anarşistler, hiçbir manifestonun ya da doktrinin insanların tüm hayallerini, umutlarını ve isteklerini kapsayamayacağını düşündüklerinden bu fikirleri anlamsız ve gülünç bulurlar. Dahası, bugünün insanlarının, anarşist düşünceyi anlayabileceğini ve bunları pratiğe dökebileceğini ileri sürüyoruz, sadece insan olmaları bunun için yeterli.
İnsanlar sınırlandırılmayı ve emredilmeyi sevmezler. Eğer sevselerdi, güç sahipleri sizi aslında bir köleyken, özgür olduğunuza inandırmak için bunca zaman, enerji ve para harcamazlardı. Bu aşamada anarşistin rolü yalnızca o ilk fark edişi yaratmak ve otoriteyi zayıflatıp ona zarar veren örgütlenme metotlarını hayata geçirerek sürecin kendi işlerliğini sağlamasına vesile olmaktır.
Tam tersine, Anarşist, sadece kendi kabilelerinin gördüğü Doğruya güvenileceğini düşündüğünden daha aktif ve öncü bir rol ister. Onlar sahne arkasından her şeyi yoluna koyan gölge rehberlerdir, çünkü sizler kendi işinizi göremeyecek denli zavallısınızdır.
Radikal solun işçi sınıfıyla ilgisiz, gerici, ırkçı, cinsiyetçi olduklarını iddia ederek ciddiye almamasının sebebi de bu yaklaşımdır. İşçi sınıfı binlerce hastalık taşır! Sizi, onların liderliğine ve talimatlarına muhtaç, yetersiz bir topluluk olarak görürler.
Bir anarşist olarak, bu yaklaşımın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Doktrin aşılanmış insanlar özgür değillerdir ve özgürlükçü olmayan metotlar kullanarak anarşist (özgür) bir toplum yaratmak imkansızdır.
Peki asıl konu nedir?
Aslında önemli olan sadece iki konu var
1- Çalışanlar arasında dayanışmayı örgütlemek
2- Doğrudan ve genel bir hareketi teşvik etmek. Bu anarşistlerin amacıdır, ya da amaçları olmalıdır. Bizim amacımız diğer insanlara nasıl düşüneceklerini veya davranacaklarını öğretmek değildir, bu onların meselesidir, bizim değil.
Anarşistler, ‘dünyanın geri kalanı (benim gibi) Anarşist olsaydı, her şey yolunda olurdu’ derken kendilerini anarşik saflığın bütünü olarak görürler. Bu düşüncenin kökeni Marksizm’e dayanır ve aşırı derecede öncü fikirler taşır.
En önemlisi anarşizmin metodolojisidir, çünkü kelimeler ve doktrinlerin boş ve anlamsız olması durumunda -aleni zorbalıklar kullanılıp size çok doğru ve şirin gösterilmeye çalışılsa da- kişinin kendi kararını vermesi çok kolaydır. Amerika “demokrasi ve özgürlük” adına insanları bombalıyor ve demokratik bir şekilde seçilmiş liderlere suikastlar düzenliyor. Sizden istedikleri demokrasinin metodolojisini değil, Amerikan İdeolojisini benimseniz!
Amerikan yönetimi metodolojik açıdan incelediğinizde uygulamalarının demokrasi, özgürlük, genel kabul ve temsil edilme hakkıyla hiç de uyuşmadığını kolayca fark edebilirsiniz, fakat bu kavramlar iktidardaki elitler tarafından mide bulandırıcı sıklıkta kullanıldı.
Lenin, Bolşevikler için destek bulmaya çalışırken, işçilerin istediğinin genel bir oto-idare olduğunu bildiğinden partisinin “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganını kullandı. İşçiler Lenin ve Troçki’ye inanmışlardı, fakat iktidara geldiklerinde gerçek yüzlerini gösterdiler ve kendilerine karşı olan bütün Sovyetleri ortadan kaldırdılar. “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganı kısa zamanda “Tüm iktidar Bolşeviklere” (yani Devlete) şekline büründü. Komünist Parti komünizmi yok etti, çünkü komünizm onların iktidar alanını tehdit ediyordu.
anarşistin tek yapması gereken, özgürlükçü toplumsal devrimin gerçekleşmesinin araçlarını göstermektir; yani yol haritasından ziyade bir alet çantası hazırlamak. Bu strateji diğerine nazaran çok daha anarşistçe, çünkü bireyi olması gereken yerde bırakıyor; sokakta, çarşıda, dersliklerde -bireylerin gayrı meşru otoriteye karşı bir araya gelip mücadele edebileceği her yerde...
Dave Neal çev. Zeynep
KÜBA "Sarı Sıcak Bir Pencere"

Latinbilgi yazarlarından Cüneyt Göksu ve Serpil Yıldız’ın “Küba – Sarı Sıcak Bir Pencere” adlı kitapları Beyaz Vizyon yayınlarından çıktı. Göksu ve Yıldız, uzun soluklu ortak bir çalışmanın ürünü olan bu kitapla Kübalıların gündelik yaşantısından, devrimin kazanımlarına, Küba turizmine ve kültürüne kadar pek çok konuda okura bir fikir edindirmeye çalışıyor.
“2005 yılı 1 Mayıs yer Havana… Fidel’in bir yanında Ortega, diğer yanında Morales… Şimdi ikisi de ülkesinde lider, Fidel ise görevlerini devretmiş durumda…
Küba’nın sosyalizm anlayışı, başardıkları, ülkenin nasıl bir antiemperyalist mücadeleyle bağımsızlığına kavuştuğu, Castro ve Che Guevara üzerine şimdiye dek çok yazıldı, çizildi. ABD’nin burnunun dibinde, ona karşı nasıl direndiği, umudu nasıl yaşattığı, eşitlikten, bağımsızlıktan, emekten, aydınlanmadan yana bir siyasal ve toplumsal düzene dönük özlemleri nasıl diri tuttuğu hep saygıyla selamlandı. Son olarak Küba lideri Castro’nun, görevini bırakması da dünyada geniş yankı buldu. ABD ve müttefikleri bu karardan duydukları memnuniyeti ifade ettiler. Castro’nun bu kararı nedeniyle, onun savunduğu ilke ve değerler, Küba’nın başardıkları ve ortaya koyduğu siyasal iddia, kendisini solcu görmeyenlerin bile saygısını, takdirini kazanan direnci, bir kez daha gündeme geldi. Kısa süre önce piyasaya çıkan Küba, "Sarı Sıcak Bir Pencere" adlı çalışma, bu ülkenin sadece siyasal, ekonomik, toplumsal düzenini ortaya koymayan, bunun yanında ülkedeki günlük yaşamı, kültürel hayatı da inceleyen bir kitap. "Sarı sıcak bir pencere" alt başlığını taşıyan eserin iki yazarı Cüneyt Göksu ve Serpil Yıldız, iki uzun geziden sonra izlenimlerini, deneyimlerini, tanıklıklarını, gözlemlerini hayatın içinden, sokaktaki insanların gözüyle yansıtmaya çalışmışlar. Kitapta 400 yıllık bağımsızlık savaşının kahramanlarını, emperyalizmi yenen kadroların devleti yeniden inşa süreçlerini, Jose Marti’yi, devrimi, sosyalizmi, özgürlüğü okurken, sıradan insanların direncini ve umudunu da görüyorsunuz. Kitabı eline alan okur, Küba’ya hiç gitmemiş olsa da hayalindeki, umudundaki, yüreğindeki Küba’yı görüyor, onu selamlıyor. Kübalıların evlerine misafir oluyor, işçilerle, köylülerle, öğretmenlerle, doktorlarla, mühendislerle sohbet ediyor, onlarla birlikte rom ve puronun tadına bakıyor ve yine onlarla birlikte Küba’nın neleri başardığını tartışıyor. Kübalılarla Fidel Castro’nun 3-4 saatlik uzun söylevlerini dinliyor. Bir milyon kişinin meydanı doldurduğu Havana’da, Fidel’in hastalanmadan önceki son 1 Mayıs kutlamalarına katılıyor, sağlık ve eğitim sistemini gözlemliyor. Küba’nın bağımsızlıkçı, dayanışmacı toplumsal düzenini, ulus kavramını inceliyor. Küçük yaştaki öğrencilerin seçim sandıklarında niye görevlendirildiklerini, AB’nin Guantanamo Üssü hakkında Kübalıların ne düşündüğünü, Domuzlar Körfezi Çıkarması’nda ABD’yi yenen gerillaların şimdi ne iş yaptıklarını, dünyanın en düşük işsizlik oranına nasıl ulaşıldığını öğreniyor. Sözlüklerinde "ırkçılık" sözcüğünün bulunmadığı Küba’da toplumsal dinamikleri, turizmin neler getirdiğini ve ne tür sorunlar yarattığını, halkın her şeye rağmen nasıl neşesini koruyup, sokaklarda dans ederek yürüdüğünü keşfediyor. Önsözünü Küba’nın Türkiye büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal’ın yazdığı kitapta, antiemperyalist bir isyanı, bağımsızlığa dönük inancı, ABD’nin tüm çullanışlarına rağmen dimdik durmayı başaran bir inadı ve emekten yana bir toplumsal düzen iddiasını ortaya koyan yazarlar, 7 bin 500 saydam arasından seçip, çalışmanın sonuna koydukları Küba resimleriyle de okura Küba’yı gezdiriyorlar. Kitap bu yönüyle de, son yıllarda oldukça revaçta olan gezilerinden, turistik, sosyetik ve medyatik Küba seyahatlerinden farklı olduğunu kanıtlıyor. Sınırlı bir bütçeyle yola çıkan ve orada halkın arasında yaşayan, onlarla yiyip- içen, onlarla gezip- eğlenen iki gezginin ülke içinde toplam 5 bin kilometre yol yaparak, trenle, otobüsle dolaşarak gördüklerini aktardıkları kitap, okuru bir çırpıda içine çekiyor. Küba’ya ilk gidişlerinde şehirleri, ikinci gidişlerinde ise kırsal alanları daha çok gezen yazarlar, Küba meraklıları, Küba sevdalıları, Küba’ya bir gün gitmek isteyenler için de çok işlevsel, çok yararlı bilgiler veriyorlar. Küba’ya giderken yanınızda götüreceğiniz para birimi ve miktarından, bu ülkedeki internet kullanımına, evlerin belli bölümünün turizme açılması, konaklama amaçlı kiralanmasıyla hizmet veren ve "Casa Particular" denilen evler için nasıl rezervasyon yapıldığından Küba mutfağına, yanınıza alacağınız giysilerden, hangi küçük armağanlara öncelik vermeniz gerektiğine kadar çok faydalı bilgileri sıralıyorlar. Kitabın başlangıç bölümünde yer alan kronolojik Küba tarihçesi de ülkenin geçmişini önemli tarihler ve konu başlıkları üzerinden öğrenmek, Küba tarihindeki kırılma noktalarını bilmek isteyenler için yararlı bir bölüm olarak dikkat çekiyor. Aynı şekilde kitabın sonunda, Küba’ya ilişkin önemli web adresleri de yer alıyor. Kısacası Göksu ve Yıldız’ın Küba’sı, yüreklerde ve belleklerde gerçekten "sarı, sıcak bir pencere açarak", insanların, emeğe, özgürlüğe, eşitliğe, dayanışmaya, bağımsızlığa ilişkin umudunu arttırıyor, direncini pekiştiriyor.”
Sertaç EŞ
1 Nisan 2008 Salı
FHKC'nin 1967 Savaşının 40. Yılına dair Bildirisi
FHKC'nin 1967 Savaşının 40. Yılına dair Bildirisi
Friday, 09 November 2007
6 Haziran 2007
“Naksah” yenilgisinin 40. yılında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, ulusal direnişi yükseltmeye çağırıyor.
Naksah (Arapça’da “yenilgi” anlamına gelmektedir) adıyla bilinen 1967 yenilgisinin yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Arap rejimlerinin pratiklerine bir tepki olarak, Arap ulusunun ve Filistin halkının bağrında militan bir seçenek olarak doğup gelişen direnişi, sömürgeciliğe, ablukaya, işgale, saldırganlığa, hegemonya ve bağımlılığa karşı tazelenmiş bir inanç ve çaba ile yükseltmeye çağırıyor.
FHKC, direniş yolunun, haklarımızı ve onurumuzu geri almanın, kimliğimizi korumanın tek güvenli, sınanmış ve mümkün yolu olduğunu ifade ediyor
6 Haziran 2007
“Naksah” yenilgisinin 40. yılında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, ulusal direnişi yükseltmeye çağırıyor.
Naksah (Arapça’da “yenilgi” anlamına gelmektedir) adıyla bilinen 1967 yenilgisinin yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Arap rejimlerinin pratiklerine bir tepki olarak, Arap ulusunun ve Filistin halkının bağrında militan bir seçenek olarak doğup gelişen direnişi, sömürgeciliğe, ablukaya, işgale, saldırganlığa, hegemonya ve bağımlılığa karşı tazelenmiş bir inanç ve çaba ile yükseltmeye çağırıyor.
FHKC, direniş yolunun, haklarımızı ve onurumuzu geri almanın, kimliğimizi korumanın tek güvenli, sınanmış ve mümkün yolu olduğunu ifade ediyor. Bu, Arap kitlelerinin tarihsel direnişinin kanıtladığı bir gerçektir ki; bugün “İki Irmak” Ülkesi’nde [Mezopotamya kastediliyor-ç.n.] süre giden Irak direnişi ve yanı sıra köklü bir şekilde yerleşmiş bulunan Filistin ve Lübnan direnişleri, bütün zorlu bölgesel ve uluslararası koşullara karşın, Arap savaşçıların yeteneklerinin işgal ordusunu ve “bitip tükenmez” Siyonist terörü yenmeye muktedir olduğunu gösteriyor.
Direniş, Siyonistlerin geleneksel gücünü ve yıldırıcı kuvvetini paramparça etmiş, Siyonist liderliğe, ordularına ve güvenlik örgütlerine beslenen inancın altını oymuştur. Direniş, aynı zamanda, Arap savaşçıların zaferleriyle Arap ülkesini yabancıların kontrolünden, harici manipülasyon ve baskı etkenlerinden kurtardıktan sonra bile ABD emperyalizmine teslim olan Arap rejimlerinin “samimiyetlerini” de tüm açıklığı ile ortaya sermiştir.
FHKC, 1967 yenilgisinden sonra Hartum Zirvesi’nde ilan edilen slogan olan “Barış anlaşmasına, [İsrail’i - ç.n] tanımaya, müzakereye hayır!” noktasından, Mart 2007′de Riyad Zirvesi’nde ifade edildiği üzere bu konumun bütünüyle tersi olan bir noktaya geri çekilmenin, “resmi” Arap düzeyinin ne denli düştüğünün; direnişi reddetmeye, tuzağa düşürmeye ve direnişin altını oymaya ne denli istekli olduğunun kanıtıdır. Onlar, direniş yerine sömürgeci iktidarlarlara, Amerikan küreselciliğine, emperyalizme itaat, teslimiyet ve bağımlılık politikaları gütmektedir.
FHKC, 40 yıllık Siyonist/Amerikan küstahlığına ve Arapların maruz kaldığı aşağılanmaya karşın, resmi Arap rejimlerinin direniş yolunun etkililiğine ikna olmayışlarını son derece ironik bulmaktadır; oysa, direniş yegane gerçek stratejik barış seçeneğidir.
FHKC savaşçıları
Bugün Batı Şeria ve Gazze’nin işgalinin üzerinden 40 yıl, Oslo Bildirgeleri’nin üzerinden ise 14 yıl geçtikten sonra görüyoruz ki, Siyonist işgal ve terör devleti, yerleşim merkezleri kurmakta, yerleşimcileri Kudüs ve Batı Şeria’nın tamamına konuşlandırmaktadır. Şu an, Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria topraklarının neredeyse yarısını midesine indiren ve bölge suyunun yüzde seksenini boşu boşuna harcayan yarım milyona yakın yerleşimci vardır.
Aynı zamanda, Siyonist devlet, Arapların kaynaklarını ve pazarlarını kontrol eden, topraklarına askeri üsler kuran ve sularını donanma gemileriyle dolduran stratejik müttefiki Washington’un mutlak desteğini de arkasına alarak, hiçbir cezaya maruz kalmaksızın şiddetin en iğrenç biçimlerini gerçekleştirmekte, korsanca eylemlerde bulunmakta, insan kaçırmakta, savaş suçları işlemekte ve bölge insanlarına abluka uygulamaktadır.
FHKC, geçen bu 40 yılda, Filistin halkının, militan öncüsü ve tek meşru temsilcisi olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bayrağı altında politik kimliğini yeniden ortaya koyarak, mülteci sorunundan halk mücadelesine kadar ulusal davasını yükselttiğine; özgürlük, bağımsızlık, geri dönüş ve kendi kaderini tayin hakkı için destansı fedakârlıklarda bulunduğuna ve silahlı devrim mücadelesi vermiş ve art arda intifada ayaklanmaları yaratmış bir odak olduğuna vurgu yapmaktadır.
Ulusal kurtuluş ve demokrasi mücadelesiyle geçen 40 yıldan sonra bugün, bir ucunda direnişte sebat etme olan, diğer ucunda ise, içi boş Amerikan vaat ve barış planları seraplarının peşinden koşma olan “Filistin ve Arap yabancılaşması” arasındaki mücadelenin yeniden alevlendiğini görüyoruz.
Halkımız, kendi halkı için kendi kurallarını uygulayan bir rejime sahip, bağımsız bir Filistin devleti kurulması amacının yerini, geçici sınırlamalar dahilinde İsrail güvenliğinin, ekonomisinin gözetimi ve insafı altında kurulan bir alternatifin alması, böylece de ulusal davalarının yok edilmesi tehdidi altındadır. Bu, Dönüş Hakkı’ndan vazgeçme, insanlarımızı dışlanma ve ulusal bağlarından kopma tehdidinin beklediği sürgüne gönderme, hayali bir çözümün yörüngesinde dönüp dururken, Amerika-İsrail gözetimindeki müzakerelerden icazet bekleme tehdididir.
Vatan cephesi, çeşitli biçimlerde ve dışarıdan gelen türlü müdahale biçimleriyle saldırı altındadır. Oysa bu cephe, hem sözde hem eylemde, ulusal, halkçı, resmi, bölgesel ve uluslararası kuvvetleri Filistin halkının hedefleri ve meşru mücadelesi etrafında toparlamalı; açık bir politik temel ile, demokrasi ve çoğulculuk çerçevesinde, katılımcı ulusal politikalar yolunu tutarak saflarını birleştirmeli ve güçlendirmelidir.
Bu vesileyle FHKC, devrimin ve FKÖ’nün bütün örgütsel ve toplumsal kuvvetlerinin içinden geçtiği yola dair bir özeleştiri içermediği, bu özeleştiriler, özellikle Oslo Anlaşması olmak üzere müzakerelerin getirilerine yönelik bir eleştiriye bağlanmadığı takdirde durumumuza yönelik eleştirel bakma çabasının gerçek değerini yitireceği uyarısını yapmaktadır. Filistin halkı, söz konusu görüşmeler hakkındaki hükmünü, yürüttüğü intifada hareketiyle ve seçimlerde verdiği oylarla zaten ilan etmiştir.
Halk Cephesi, ulusal bir felaketin ve büyük yıkımların tehdidi altında bulunulan bu kritik dönemde, El Fetih ve Hamas hareketlerinin ulusal saflar içindeki farklılıklarını demokratik diyalog dışındaki yollar üzerinden çözme çabalarına mutlak bir son vermelerini, yöntem olarak mantığı ve üstün ulusal çıkarları esas almalarını talep etmektedir.
FHKC, Filistinli bütün politik ve toplumsal güçler arasında, direniş, güvenlik, istikrar, kapsamlı demokratik reformlar, ulusal birlik ruhunun güçlendirilmesi, FKÖ ve onun halk tabanının harekete geçirilmesi, yeniden yapılandırılması hedeflerinin gerçekleşmesi yolunda sağlam bir programatik esas olan Tutsaklar Belgesi (“Ulusal Mutabakat”) temelinde, kapsamlı bir ulusal diyalogun başlatılmasını talep etmektedir
FHKC tarafından kullanılan bir afiş:
“Filistin: Halk Savaşına Giden Yolu İntifada’yla İşle”
Altta: Leyla Halid
Bunun demokratik temeller üzerinde, (nispi temsil ilkesine uygun) ve net bir takvimde yapılacak olan seçimler aracılığıyla gerçekleşmesi gerekir; çünkü her nerede bulunurlarsa bulunsunlar Filistinlilerin lideri, otoritesi ve tek meşru temsilcisi Filistin Kurtuluş Örgütü’dür.
[Kaynak: Fight Back News
Çeviri: Solun Doğusu]
Comments are closed.
www.solundogusu.net