23 Mayıs 2008 Cuma

GÜNCEL: TC VE GÜNEY İLİŞKİLERİNDE _ temel demirel

TAM KARANLIK DEĞİL GECE" / TEMEL DEMİRER
"HİÇBİR VAKİT TAM KARANLIK DEĞİL GECE" / TEMEL DEMİRER
Administrator tarafından yazıldı
Salı, 13 Mayıs 2008 20:57
"Ubi dubium ibi libertas."[1] / Ankara 2'inci Asliye Ceza mahkemesindeki, TCK 301 ile 216. maddelerinden cezalandırılmam istendiği 6 Mart 2008 tarihli duruşmadan[2] bu yana, davaya ilişkin önemli gelişmeler oldu.

Bu durumdan hareketle, dava konusu olay ve olgulara ilişkin kanaatlerimi heyetinize iletmek istiyorum...

TCK 301 TÜLUATI

"Derin olan kuyu değil

kısa olan iptir."[3]

Geçen sürede TCK 301'de "revizyon"a gidildi; olup-bit(mey)en bütünüyle bir tüluatı andırıyordu...

Denilene göre, "AB 301. madde değişikliğinden[4] memnun"MUŞ![5] (Böylelikle AB'nin demokrasi ve demokratikleşmeden ne anladığı bir kez daha tescillenmiş oldu.)

Ayrıca, TCK'nin 301 maddesinin "değiştirilmesi" konusunda "Türkiye'de demokrasinin olgunlaşması sürecinin adımları olarak görüyorum,"[6] diyen Elif Şafak da AB'den farklı bir tavır sergilemiyor!

TCK 301'in magazin malzemesi bile olduğu[7] kargaşada ben, kendi hesabıma bu "değişiklik" tüluatına da "Hayır" diyorum...

TCK 301, liberaller için olmasa da, gerçek muhalifler için yerli yerinde duruyor.



Örneğin TCK 301 davaları tam istim devam ederken; Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in verdiği bilgiye göre 301'den 2006'da açılan 835 davada bin 314 sanık hâkim karşısına çıktı. 2007'nin ilk üç ayında ise 744 davada bin 189 sanık yargılandı,[8] ve bu durum tam istim sürüyor...

Örneğin polis ateşiyle başından vurularak öldürülen Baran Tursun'un ailesinin, "301'lik" olması gibi... Mahkemede kalem kıran Mehmet Tursun, eşi Berrin Tursun ve sanık polis memuruna yumurta fırlatan abla Şelale Tursun hakkında Karşıyaka 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde, TCK'nın 301. maddesi uyarınca "Yargı görevini yapanı etkileme, tehdit, hakaret, TC hükümetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilâtını alenen aşağılama" suçundan dava açıldı. Ayrıca da yargıya güvenmediklerini söyleyen aile hakkında, İHD üyeleriyle yaptıkları açıklamalar nedeniyle yine 301'inci maddeden bir de Karşıyaka 5'inci Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı![9]

Ayrıca Reuters'e "Bu soykırımdır" dediği için TCK 301'den yargılanan Hrant Dink'le ilgili suçlama, öldüğü için düştü; ama aynı davada yargılanan oğlu Arat Dink'e ise üç yıl hapis istendi![10]

Bu arada daha da ilginç (gülünesi) şeyler de oldu: Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Isparta Şubesi ve Ulusal Güç Birliği Platformu'nun Isparta'da 4 Mart'ta Devrim Yasaları'nın 84'üncü yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamayı okuyan ADD Isparta Şube Başkanı Mahmut Özyürek hakkında 301. madde ve Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlarından dava açıldı.

Isparta Cumhuriyet Savcısı Hayrettin Tızlak tarafından hazırlanan iddianamede Özyürek'in yaptığı basın açıklamasının kamera kayıtlarının incelendiği belirtildi. İnceleme sonucunda Özyürek'in, "Cumhurbaşkanı'na alenen hakaret etmek, Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılayıp, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve sevk etme" suçlarını işlediği, bu nedenle hakkında Isparta Asliye Mahkemesi'nde TCK'nin 299, 301 ve 216'ncı maddeleri uyarınca dava açıldığı vurgulandı.[11]

Şu göz ardı edilmesin; adı 301 olur ya da olmaz; ancak bu rejim 301'siz bir zihniyet ve pratiği olmadan olmaz; 301 zihniyet ve pratiği, rejimin "olmazsa olmaz"ıdır![12]

"Neden" mi? Gayet basit, 301'in nereden çıktığı ve nereye geldiğine göz atmak yeter de artar bile!

Faşist nitelikli İtalyan Ceza Kanunu'nu kaynak alarak oluşturulan Türk Ceza Kanunu 1926 yılında yürürlüğe girdi. TCK'nin 159'uncu maddesi ile "Türklük, Türk Milleti, Türk Devleti, TBMM, Hükümet, Yargı, Ordu ve Emniyet" koruma altına alındı. 1936'da Cumhuriyet'i tahkir etmek de madde kapsamına alındı ve Türklüğü tahkirin yabancı ülkede bir Türk tarafından yapılması durumunda cezanın artırılması öngörüldü.

1946'da kovuşturma için Adalet Bakanlığı'ndan "izin alma" şartı getirildi. 2002'de ise "eleştirilerin cezalandırılmayacağı" maddeye eklendi. Son değişiklik ‘uyum yasaları' çerçevesinde yapılmıştı.

Bu değişikliğin ardından yeni TCK çalışmalarına başlandı ve hazırlanan kanun 2005'te yürürlüğe girdi. Zinanın suç olup olmayacağı tartışmalarına odaklanan kamuoyu ifade özgürlüğünün önüne set çeken ceza maddelerini gözden kaçırdı. Bunlardan birisi de kolayca uygulanan eski TCK 159'un modern versiyonu TCK 301'di. Madde, yeni hâliyle çok daha kolay uygulanır hâle getirildi. Adalet Bakanlığı'ndan "izin şartı" kaldırıldı ve "tahkir ve tezyif" yerine "aşağılamak" kavramı getirilerek maddenin kapsamı genişletildi.

Devleti kutsayan, bireyi yok sayan totaliter/ otokratik zihniyetin ürünü olan bu madde, 159'ken de 301'ken de düşünen ve düşündüğünü açıklayanın karşısında oldu ve olmaya devam ediyor. 80 yıldan beri değiştirilerek denenen bu maddede hükümet, yine değişiklik yapmak istiyor ve bu bize Sicilyalı Prens Lanpedusa'nın "Hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek gerekiyordu," sözünü hatırlatıyor.

İşte, TCK 159/301 mağdurlarından aklıma bir çırpıda gelen isimler:

Ahmet Önal (Yayıncı), Baskın Oran (Akademisyen), Burak Bekdil (Gazeteci), Celal Başlangıç (Gazeteci), Cüneyt Arcayürek (Gazeteci), Elif Şafak (Yazar), Emin Karaca (Yazar), Ercan Kanar (Avukat), Eren Keskin (Avukat), Erol Katırcıoğlu (Akademisyen), Erol Özkoray (Gazeteci), Faruk Çakır (Gazeteci), Fatih Taş (Yayıncı), Ferhat Tunç (Müzisyen), Fikret Başkaya (Akademisyen), Haluk Şahin (Akademisyen), Hasan Cemal (Gazeteci), Hrant Dink (Gazeteci), İbrahim Kaboğlu (Akademisyen), İsmail Beşikçi (Sosyolog), İsmet Berkan (Gazeteci), Mehmet Emin Sert (Yayıncı), Mehmet Pamak (Yazar), Murat Belge (Akademisyen), Murat Papuç (Emekli Subay), Münir Ceylan (Sendikacı), Orhan Pamuk (Yazar), Ragıp Zarakolu (Yayıncı), Sinan Kara (Gazeteci), Şanar Yurdatapan (Müzisyen), Tuncay Özkan (Gazeteci), Zülküf Kışanak (Gazeteci)...

Sürekliliği daim olan TCK 301'ler tükenmez, çünkü bu bir rejim sorunudur!

Tıpkı İHD Başkanı Hüsnü Öndül'ün işaret ettiği üzere: "Ceza hukukunun ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz' evrensel ilkesini bir tarafa bırakıp, eski Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesinin kaldırılmasından sonra aynı ‘suçlar!?' için, ‘ne yapalım 163. Madde kaldırıldı, biz de 312. maddeyi uyguluyoruz' diyen zihniyet değişmemişse, bu defa 301. madde değil, başka maddeler uygulanacaktır."[13]

Baskın Oran'ın, "TCK 301'in, ‘din' ve ‘ırk ayrımcısı' özelliklerine dikkat çekti"ği[14] koordinatlarda şurası çok açık: "TCK 301. maddesinde Türklük yerine Türk Milleti ve Cumhuriyet yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi değişiklikler yapılması soyut kavramlar üzerinden suç yaratmaya devam etmek demektir. Bu anlayışın ise ifade özgürlüğünü yok ettiği açıktır."[15]

"301. madde ne şekilde kaleme alınırsa alınsın, hatta kaldırılsın, biz ifade özgürlüğünü içselleştirmedikçe maalesef başka 301'ler mutlaka bulunacaktır."[16]

Kimse inkâra kalkışmasın; olup-bit(mey)en "Kapitalizm ile demokrasi birbiri ile uzlaşmaz" diyen Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood'un saptamalarını doğrulamaktadır: "Eğer birileri sadece 301 gibi düşünce özgürlüğünü engelleyen yasaları savunuyor ve işçilerin her türlü özgürlüğünü savunmuyor, bunu gündemlerine taşımıyorlarsa, onların yaklaşımlarına ‘sol' demek için hiçbir neden görmüyorum. Sadece düşünce özgürlüğünü savunmak yetmez, özgürlüğün belli bir amaç uğruna kullanılmasını da desteklemek gerekir. Bu amaçlardan biri sosyal devletin genişlemesi ise, diğeri de metalaşmanın tersine dönmesidir."[17]

Tekrar ediyorum; "değişti" denilen TCK 301'de değişen bir şey söz konusu değildir!

"Bu madde bu durumuyla ve bu gerekçe ile asla yürürlüğe girmemeli" diyen Yargıtay Onursal Başkanı Selçuk, Cumhurbaşkanı Gül'den 301. Maddenin Meclis'e iadesini istedi.[18]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlarından Rıza Türmen de, 301 değişikliğini kozmetik olarak nitelerken, "301. madde değişikliği için ‘Türklük mü, Türk milleti mi' ifadelerinin öneminin nerede olduğunu anlayabilmiş değilim. Bunlar zaten yoruma açık suçlar. Bu değişiklikler bana biraz kozmetik geliyor,"[19] diyor...

Hayır bir şeyi çarpıtıyor değiliz; Örneğin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, 301. madde değişikliği ile ilgili "Suç unsurunda değişiklik yok. Önemli olan husus, bu tip davaların açılmasının veya kaldığı yerden devamının izne bağlanmış olması," diyor![20]

Durum, tamı tamına budur; böyledir!

Bu tabloda Hrant Dink'in avukatı Erdal Doğan yapılan "değişikliğin" Hrant Dink'in yargılama sürecini başlatan 159'uncu maddeden hiçbir farkı olmadığı vurgusuyla, "Mevcut 301'in bir makyajla eski hâle dönüştürülmüş hâlidir. Bu madde ve buna benzer 305 ve diğerlerinin ceza yasamızdan toptan çıkarılması gerekirken, yapılan bu değişiklik kamuoyunu ve AB sürecine muhatap kesimleri aldatmaktan başka bir şey değildir" dedi.

301. maddeden hâlen yargılanmaya devam eden Ragıp Zarakolu da, madde üzerinde yapılan değişikliğin AB baskısı sonucu gerçekleştiği ve günü kurtarma tutumunun dışında köklü bir değişim içermediği[21] vurgusuyla ekledi: "301'den yargılanan 700'ün üstünde insan var. Bu durum 301'in ne kadar sorunlu bir madde olduğunun kanıtı. Deniliyor ki artık 301 davaları Adalet Bakanlığı'nın ya da Cumhurbaşkanlığı'nın iznine tabi olsun. Yargılandığım dava Adalet Bakanlığı'nın izniyle açıldı. Durum değişmeyecek"![22]

Kaldı ki "Hukukçuların 301'den fazla sorun çıkaracağını söylediği 305. maddenin yeni TCK yapılırken düşünce özgürlüğü açısından belki 301'den bile daha yakıcı olabileceğine, Kürt ve Ermeni sorununda çözüm istemenin... bu maddeden cezalandırılmayı mümkün kıldığına dikkat çekiliyor"ken;[23] TCK 301'e parlamento makyajı[24] hiç ama hiçbir şeyi değiştirmemiştir, buna muktedir değildir...

Görülmesi gerek: "AKP'li Hakkı Köylü, 301'in ‘sübap' bir madde ve sigorta olduğunu belirterek, ‘Bu madde kaosu ve anarşiyi önler. Yeter ki, özgürlükler ve demokrasi nazara alınarak dikkatle uygulanabilsin,' dedi.

Köylü TCK'da ‘Şerefe Karşı Suçlar' bölümü altında 125. madde'yle ‘hakaret' suçunun düzenlendiğine dikkat çekerek, ‘Bu maddeyle kişiler de dava açabilir. 301 olmazsa, 125. madde devreye girer,' dedi..."[25]

Denilenlere dikkat edin; bunlar size neyin değiştiğini değil; değişmediğini ve değişemeyeceğini -yeterince net- anlatmıyor mu?

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Terry Davis'in, "Atatürk TCK 301'e geçit vermezdi,"[26] palavralarına prim vermeden;[27]

"AKP'nin değişiklik teklifinin 301'in ruhunu korumaya yönelik olduğu"nun;[28]

AB Uyum Komisyonu Başkanı AKP'li Yaşar Yakış'ın, İsveçli parlamenterlere, 301. madde değişikliğinin yeterli olmadığını anlattığının;[29]

"TCK 301. maddenin ‘virgülüne' bile dokunulmasına karşı çıkan MHP yönetiminin, başlatılacak karşı kampanya için yaklaşık 2 milyon YTL'lik bir kaynak ayırdı"ğının;[30]

"CHP'nin, düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olduğu gerekçesiyle eleştirilen TCK 301. maddesine sahip çıktığı"nın;[31]

SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın'ın, "301. maddenin kaldırılmasından yana değiliz. Ama değiştirilmesinden yanayız,"[32] dediğinin;

DTP Grup Başkanı Ahmet Türk'ün, "makyajla" yetinildiğini savunduğu TCK'nin 301. maddesinde yapılacak değişikliğe destek vermediklerini belirterek, "Hrant Dink'in katili" olarak nitelendirdiği 301'in tümden kaldırılmasını istediğinin;[33]

Financial Times gazetesinin de, "Mussolini'nin faşist yasalarını örnek alan 301'de yapılan değişiklik yetersiz. Erdoğan meseleyi yeniden ele almalı; madde tepeden tırnağa değiştirilmeli veya tümüyle kaldırılmalı,"[34] dediğinin altını özenle çizerek Ümit Kardaş'ın, "Yurttaşların davranışlarını düzenlemelerine olanak vermek için yeterli açıklıkta düzenlenmemiş bir norm [TCK 301 ve 305 gibi-y.n.], hukuk olarak kabul edilemez,"[35] saptamasını paylaştığımı ifade etmeliyim...

Hayır; TCK 301'den yargılanan birisi olarak Adalet Bakanı'nın hoşgörüşüne muhtaç olmadığımı belirterek, bunun nedenini, Goethe'nin sözlerine bırakıyorum: "Hoşgörü olsa olsa bir merhaledir. Hedef saygı göstermek olmalıdır. Hoşgörü onur kırıcıdır"!



TCK 301'İ "ÖRNEK"LERSEK!



"Düşünceler odun kümeleri

ya da darağaçları üzerinde,

ateş, ip ve kılıç ile yok edilemez."[36]



Çünkü TCK 301 zihniyeti, resmi ideolojinin "boş inanış, efsane ve imanın" eseridir! Ya da Alfred E. Smith'in, "Hukuk, demokraside azınlıkların haklarını ve özgürlüklerini koruma aracıdır," saptamasının inkârıdır!

Avukat Eren Keskin'in, "TCK 301 keyfi uygulanıyor," dediği koordinatlar; Benito Mussolini'nin, "Boş inanışlar ve efsaneler bir iman, bir tutkudur. Bunların gerçekliğinin olması gerekmez. Myth'lerin gerçekliği bunların bir inanış, bir umut, bir iman, bir cesaret kaynağı olmalarındandır,"[37] diye betimlediği atmosferden malûldür...

Avukat Eren Keskin, "orduya hakaret"ten TCK 301 ile yargılanırken; aynı sözler için Kartal 3. ve 5. Asliye Ceza'da açılan ayrı davalardan birinde beraat, diğerinde de mahkûmiyet kararı aldı...

Evet, evet tam da böyle...

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in "Uygulamayı görelim" diyerek sahip çıktığı 301. maddenin avukat Eren Keskin'e uygulanışı skandala dönüştü. Keskin'e, altı yıl önce yaptığı bir konuşma nedeniyle "Orduya hakaretten", hukuka aykırı biçimde iki dava açıldı. Üstelik iki davanın görüldüğü adresler de aynıydı: Kartal Adliyesi. Kartal 3. ve 5. Asliye Ceza mahkemelerinde görülen bu iki davadan çıkan kararlar da, uygulamadaki garabeti ortaya koydu: 5. Asliye Ceza Mahkemesi "Beraat" derken, 3. Asliye Ceza Mahkemesi 10 ay hapis cezası verdi.

İHD Şube Başkanı olarak gittiği Köln'de, 16 Mart 2002 günü bir konferansa katılan Keskin, şunları söyledi: "Türkiye'de ordu ticaretin içine girmiş, banka satın alıyor, silahla sermaye aynı elde toplanıyor. Ülke sivil güçler tarafından yönetilmedikçe kadın sorunları çözülmez. Asker cinsel taciz uyguluyor. İşkence olsun diye evli kadınlara bile bekâret testi yapılıyor."

Keskin'in bu sözleri Türkiye'de basında yer alınca aynı yıl Prof. Dr. Necla Arat'ın şikâyeti üzerine Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Bir yıl sonra ise Emniyet'in ihbarı üzerine savcılık Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde bir dava daha açtı. İki ayrı davada eski TCK'nın 159, yeni TCK'nın da 301. maddesinde düzenlenen, ‘Türk Silahlı Kuvvetlerini aşağılamak' suçlamasıyla yıllarca sürdü.

Bu arada, Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki dava "Görevsizlik" kararıyla Kartal'a gönderildi. Bu aşamada hukuken iki dosyanın birleştirilmesi gerekirken, Bağcılar'dan gelen dosya Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlandı.

İki davadan en erken sonuçlanan, daha sonradan CHP İstanbul Milletvekili olan Arat'ın şikâyetiyle Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki yargılamaydı. Mahkeme, 14 Mart 2006'da verdiği kararda Keskin'i 301'den 10 ay hapis ve para cezasına çarptırdı.

Keskin, kararı temyize götürdü. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 22 Ekim 2007'de kararı bozdu. Son duruşma, 10 Nisan 2008'de görüldü. Keskin, hakaret etmediğini, sadece düşündüklerini aktardığını savunurken, hâkim Servet Kartal, 301. maddedeki değişikliğin beklenmesine karar verip duruşmayı 22 Mayıs 2008'e erteledi.

Oysa aynı savunma, Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nin komşusu Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yeterli ve haklı bulunmuştu.

Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi 25 Temmuz 2007'de verdiği kararda, düşünce ve ifade hürriyeti için örnek oluşturmuştu. Bilirkişi Prof. Dr. Ahmet Gökçe'nin, "Sözler sert eleştiridir. İfade hürriyeti kapsamındadır" görüşünü belirtmiş, Keskin de beraat etmişti...[38]

Evet durum bu; ve TCK 301 de bu örnekte görüldüğü gibi bir şey!

Bilmem anlatabildim mi?

Bu durum bana Jean Jacques Rousseau'nun, "Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiç bir zaman varolmadı ve varolmayacaktır"; Pierre-Joseph Proudhon'un, "Demokrasi gizli bir aristokrasidir"; Ovid'in, "Parlamentonun kapıları fakirlere kapalıdır," sözlerini anımsatırken sormalıyım: Haksız mıyım?!



"İNSAN HAK(SIZLIK)LARI MI?" DEDİNİZ!



"If the cap fits, wear it."[39]



Haklıyım! Çünkü "demokrasi", "insan hak(sızlıklar)ı" adına sergilenen fiiliyat, bana haklı olduğumu gösteriyor![40]

"Cumhurbaşkanı Gül'ün boş bulunan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği için tercihini F tipi cezaevlerinin mimarlarından ve Hayata Dönüş Operasyonu'nda Cezaevleri Genel Müdürü olan Ali Suat Ertosun oldu"ğunun[41] altını çizip, hızla sıralayayım:

° BİA'nın ‘2007 Medya Gözlem Raporu'nun verilerine göre, Şubat ila Nisan 2008 kesitinde 186 kişi düşüncelerinden ötürü mahkemelik oldu.

2008 yılının ilk üç ayında 71'i gazeteci toplam 186 kişinin 92 davadan yargılandığını, 301. maddeden 12 yeni dava açıldığını ortaya koydu.

Söz konusu üç ayda 42 kişi 301'den mahkemelik oldu, bunlardan 12'sine yönelik suçlama yeniydi: Ali Haydar Güneş, Esma Yavuz, Sabit Çiçek, Şahin Kösedağı, Nadide Toker, Ali Bozkına, Can Aydemir Sezer, Atilla Aka, Esra Sönmez, Nihal Samsun, Nurettin Demirtaş, Selma Irmak, M. Kemal Çelik, Aytekin Dal, M. Sadık Aksoy, M. Reşat Yiğiz, Temel Demirer, Banu Uzpeder, Ahmet Şık, Mahmut Alınak ve Ahmet Türk. Bu dönemde bir tek Ali Rıza Vural beraat etti. Tüm 2007 yılında bu sayı 55 idi.

301'in uygulandığı üç yıllık dönemde 120'den fazla gazeteci, yayıncı, aktivist ve siyasetçi yargılandı. Ancak Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, 2006'te 12'si çocuk toplam bin 533 kişiye 835 dava, 2007'nin ilk üç ayında da bin 189 kişiye 744 dava açıldığını açıkladı.[42]

Bu işin bir yanı, öteki(leri)ne geçersek:

° Türkiye'de 2007 yılında işkence gördüğü iddiasıyla 452 kişi Türkiye İnsan Hakları Vakfı'na (TİHV) başvurdu. İşkence görülen kurum ve yerler ile işkencenin şiddetine de değinilen raporda, kötü muamelenin en çok karakollarda, açık havada ve sokakta görülmesi ve bu yerlerde en ağır işkence türlerine rastlanması Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda (PVSK) yapılan değişikliği tekrar gündeme getirdi.

Türkiye'de başta yaşam hakkı, işkence yasağı, düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere ciddi insan hakları ihlâlleri gereken yasal önlemler alınmadığı için hâlen devam ediyor. İşkence ve kötü muamelede artış anlamına gelen hak ihlâllerinin ülke çapındaki sonuçları THİV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri'nin çalışmaları kapsamında açıklanan raporla da ortaya çıktı.

TİHV'nin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Diyarbakır olmak üzere beş kentte bulunan merkezlerine işkence gördüğü iddiasıyla 2006 yılında başvuran kişi sayısı 337'ydi. 2007'de ise bu rakam 293'ü erkek, 159'u kadın ve 33'ü çocuk olmak üzere toplam 452'yi buldu.

İşkence gördüğü iddiasıyla başvuran kişilerin 320'si 2007 yılında kötü muameleye maruz kaldığını belirtirken, bu rakamın 2006 yılında 252 olduğu ifade ediliyor. Raporda dikkat çeken diğer bir nokta ise işkencenin en çok emniyet müdürlüklerinde meydana geldiğini sayısal verilerle gözler önüne sermesi. PVSK ile işkence yüzde 30 oranıyla emniyet müdürlüklerinde, yüzde 34.9 oranıyla açık alanda, yüzde 19 oranıyla polis karakollarında, yüzde 5.2 oranıyla jandarma karakolu/komutanlığında ve yüzde 10.2 oranıyla diğer yerlerde meydana geldiği belirtiliyor.[43]

° Önemli bir ek: Kocaeli Üniversitesi Adli Bilimler Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ümit Biçer, yargıçların, bilirkişilere özel ve teknik bilgi gerektiren davalarda geç başvurması nedeniyle, Türkiye'de işkence suçlarına ilişkin "hayati tehlikesi yok" yönünde hazırlanan raporların yüzde 55'inin yanlış olduğunu belirtti![44]

Ve bir örnek: Cinsel taciz iddiasıyla gözaltına alınan A.T. jandarma karakolunda işkenceye maruz kaldığını söyledi ve savcılığa suç duyurusunda bulundu... A.T., taciz olayının olmadığının anlaşılması üzerine savcılıkça serbest bırakıldı. Karakolda kendisine işkence yapıldığını öne süren A.T., adliyeye gidip adlarını bilmediği ancak görünce teşhis edebileceğini söylediği bir astsubay ile 10 asker hakkında suç duyurusunda bulundu... Karakolda derdini anlatamadığını söyleyen A.T. "Beni boş bir odaya koydular. Adlarını bilmediğim, ancak, görürsem tanıyabileceğim 10 asker ile 1 astsubay geldi. Önce beni çırılçıplak soydular, sonra soğuk su döküp işkence yaptılar. Sabah 09.00'dan 16.00'ya kadar işkence yaptılar. Askerlerin hepsinin elinde cop vardı. Bir asker ‘Kafasına torba geçirelim, üzerine pisleyelim' dedi. Bunu yapmamaları için çok direndim" dedi![45]

° F tipi cezaevlerine "İnsani, sosyal ve kültürel standartlar sistemi uygulanıyor" savıyla sahip çıkan Adalet Bakanlığı'na, Çağdaş Hukukçular Derneği'nden (ÇHD) yanıt geldi. Altı ayrı cezaevinden 120 tutuklu ve hükümlüyle görüşülerek hazırlanan rapora göre, avukat Behiç Aşçı'nın ölüm orucunu bırakması karşılığında çıkarılan haftada 10 saatlik görüşme hakkına ilişkin 45/1 genelge sadece Kandıra 2 No'lu F Tipi'nde, o da ancak 2.5 saat uygulanıyor. Rapora göre, diğer uygulamalar da 1980'li yılların Diyarbakır Askeri Cezaevi'ni aratmıyor: Telefon ve görüşte Türkçe dışında dil yasağı var, Ermeni gazete ve Kürtçe kitaba yasak konuyor, çıplak aramalar yapılıyor, kendini aratmayana şiddet uygulanıyor, dilekçeler sonuçsuz kalıyor...[46]

Her gün karşı karşıya kaldıkları keyfi yasaklardan bunalan Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi tutuklularının 13 başlık altında toplayarak savcılığa gönderdikleri suç duyurusu dilekçesine cezaevi yönetiminin verdiği yanıtlar evlere şenlik. Yönetim, daha önce ‘mesnetsiz' dediği iddialarla ilgili bu kez uygun gerekçeler üretmeyi tercih etti. Cezaevi yönetiminin yanıt yazısında, hücrelerdeki elektrik ve su kesintilerinden bile tutuklular sorumlu tutuldu. Yönetimin iddiasına göre, örgüt mensupları su ve elektriği zarar vermek düşüncesiyle açık bıraktıkları için kısıntıya gidildi.

Yazıda, Adalet Bakanlığı'nın her fırsatta ‘modern' olduğunu öne sürdüğü F tipi cezaevinde doktor ve hemşire bulunmadığı da itiraf edildi. Tutukluların darp edildiği iddiaları ise reddedildi. Yazıda, "Sol terör örgütü mensubu hükümlüler, ceza infaz kurumunu karalamak amacıyla asılsız iddialarla darp edildiklerine ilişkin şikayette bulunmaktadır" denildi. Kürtçe mektupların tutuklulara teslim edilmediği, ısrar edenlerden ise tercüme parası istendiği ortaya çıktı.[47]

° Ve nihayet: Tunceli'de düzenlenen ‘Anayasa' konulu panele çok sayıda kişi katıldı. Ancak izleyiciler arasındaki polis kafeye gitmek yerine paneli izleyince işinden oldu.

Polis Ercan Elmastaş görev yeri Tunceli'de, izin gününde, sol bir kuruluşun düzenlediği ‘Anayasa' konulu yasal panele katılınca meslekten atıldı. Soruşturma dosyasına göre Elmastaş, "sosyal etkinlik olsun" diye panele katıldığını beyan etse de, sinema ve kafeler varken, inandırıcı bulunmamış', üstelik ‘konuşmacıları dikkatlice dinleyip alkışlamış'tı![48]

Özetin özeti, siz de Erdal Şafak gibi, "Uluslararası hukukta ‘İnsan hakları' tarihi eskidir: Sadece modern çağlarla yetinseniz bile İngiltere'de 1215'te ilan edilen ‘Manga Carta'dan başlar, ‘Habeas Corpus'la (İngiltere, 1679), ‘Bill of Rights'la (İngiltere, 1689), ABD'nin bağımsızlık bildirgesiyle (1776), Fransız Devrimi sırasındaki beyannamelerle (1789, 1793) devam eder, BM Şartı ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1945) ve BM İnsan Hakları Konseyi (2006) ile günümüze düğümleyebilirsiniz,"[49] diyebilirsiniz belki "ama" bunların coğrafyamızda bir yalan olduğu gerçeğini gölgeleyemezsiniz!

Çünkü egemenlerin düzeni budur, böyledir...



DÜZEN NE(DİR)?



"Kendini yargılamak başkalarını

yargılamaktan daha zordur."[50]



Görmüyor olamazsınız...

"Bir ‘müesses nizam'ın kendini koruma ve kendini sürdürme çabası şu dönemde Türkiye'de seyretmekte olduğumuz biçimleri alıyorsa, bu ne anlama gelir? Bugün için ne anlama gelir, yarın için ne gibi anlamlar içerir?" diye soran Murat Belge ekliyor:

"Şu koşullarda, böyle yöntemlerle korunan bu ‘müesses nizam' neymiş, ne tür bir ‘nizam'mış, herhâlde bunu merak etmemiz, soruşturmamız gerekiyor. Ama bundan önemlisi, böyle yöntemlerle korunan bir ‘müesses nizam'ın yarın neler yapacağı, yapabileceği sorusu. Böyle yöntemler üzerinde oturan bir ‘müesses nizam' içinde yaşayacaksak, vay hâlimize!"[51]

"Müesses nizam"ın nasıl korunduğunu en son 1 Mayıs 2008'in İstanbul'unda gördük, yaşadık!

Mesela "Üzerinde ‘bulduğunuzda polise teslim edin' yazılı gaz bombasını, 1 Mayıs 2008 olayları ardından binalarında bulan DİSK'liler, ellerinde bomba kapı kapı dolaştı. Pimi çekilen bomba polisleri de korkuttu..."[52] Ya da Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. İbrahim Cerrah, 1 Mayıs'ta orantısız güç kullanıldığını kabullendi.[53] "Olmaması gereken olaylar" dedi ve ekledi: "Uygulamada etik ihlâl var"![54]

Ötesi ise malum!

Örneğin Oral Çalışlar, "Çeteler bir hukuk devleti sorunudur... Bu kadar çete hukuk devletinde olur mu?"[55] diye sorarken hemen herşey Fikret Başkaya'nın, ‘Ergenekon İstisna Değil Kuraldır' başlıklı, 16 Nisan 2008 tarihli yazısında işaret ettiği gibidir:

"Türkiye'de olup-bitenleri anlamanın yolu, resmi tarih ve resmi ideolojiden bağımsızlaşmış, Avrupa-merkezli de olmayan bir yaklaşımla mümkün. Tarihsel geri planı dikkate almayan yaklaşımlarla mevcut durumu bilince çıkarmak, olup-bitenleri anlamak mümkün değil... ‘Yüzyıllık geleneği anlamak' gerek...

1982 tarihli cunta anayasasının dibacesindeki ikinci maddede ‘Türkiye cumhuriyeti... bir hukuk devletidir' deniyor. Hukukçular, politikacılar, devlet ricalinin yükseklerindekiler, akademisyenler, herşeyi bilen köşe yazarları da aynı fikirde... Ağızlarını her açtıklarında Türkiye'nin ‘demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti' olduğunu söylüyorlar. Elbette TC'nin bir hukuku var ve bu dünyada hukuku olmayan bir devlet mümkün değildir. Fakat nüanse edilmesi gereken bir şey veya ilişki tersliği var: hukuk devleti yerine devlet hukuku demek daha uygun... Eğer Türkiye'deki rejim gerçekten hukuka uygun bir işleyişe sahip olsaydı devletin önüne bir niteleme sıfatı koymaya gerek olmazdı. Doğrusu hukuk devleti değil, devlet hukukudur. Fakat Türkiye'de standart devlet hukukunun ötesine geçen bir şey var: geçerli hukuk sistemi daha çok asıl devlet partisinin hukuku... Aksi hâlde hükümet partisine karşı bir araç olarak kullanılmazdı... Elbette hukuk, devlet hukuku olmaya devam ettikçe onun hangi odak tarafından kullanıldığı o kadar önemli değildir. Gün Zileli'nin isabetli bir şekilde işaret ettiği gibi, hukuk ve adalet zaten aynı şey değil: ‘Adalet canlıların, bireylerin bilinci ve vicdanıyla, hukuk ise devletlerin ve iktidarların çıkarlarıyla belirlenir. Bu yüzden de bu ikisi bırakın aynı şey olmayı, birbirinin tam zıddıdır'..."

Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u da, tamı tamına bu zemin üzerinde yükselir...



TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U



"Birinci adım, bir sorunun

varlığını kavramaktır."[56]



° Duydunuz, biliyorsunuz: "Eski Nokta dergisi yayın yönetmeni Alper Görmüş aleyhine açılan emekli Oramiral Örnek'e iftira davası, iftira edilmediğini kanıtlayacak belgeye gerek duyulmadan beraatle bitirildi.

Günlüklerde Özden Örnek ve bazı kuvvet komutanlarının görevdeyken darbe hazırlıkları yaptıkları ayrıntılarıyla belgelendiriliyordu. Örnek, günlüklerin kendisine ait olmadığını, iftiraya uğradığını ileri sürmüştü.

Ancak Emniyet araştırması belgenin Örnek'in makamındaki bilgisayardan çıktığını saptamıştı. Günlüklerle ilgili eski komutanlara darbe davası açılması beklenirken mahkeme dosyayı kapattı." [57]

Hikâyeye yabancı olamazsınız: Kapanan Nokta Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Alper Görmüş, emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen darbe günlükleri nedeniyle ‘iftira ve hakaret' suçundan yargılandığı davada beraat etti. Ancak "Bu davanın konusu darbe değil, iftira ve hakaret iddiası" diyen hâkim, Görmüş hakkında beraat kararı verirken, ‘iftira ve hakaret' suçlamasına kaynaklık eden günlüklerin gerçekten Örnek'e ait olup olmadığı konusuna hiç girmedi. ‘Günlük'lerde TSK'nın en üst kademesinde örgütlenen ‘Sarıkız' ve ‘Ayışığı' kod adlı darbe girişimleri çok ayrıntılı biçimde anlatılıyordu.

Emekli Oramiral Örnek, Nokta'da yayımlanan günlüğün kendisine ait olmadığını söyleyerek suç duyurusunda bulununca, Görmüş hakkında dava açılmıştı.

Bu arada, Emniyet'teki kriminal incelemede ‘günlük'lerin yazıldığı CD'nin ‘Örnek'in bilgisayarında yazıldığına dair bir rapor hazırlandığı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildiği' ortaya çıktı. Ancak Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki dünkü duruşmada, raporun Emniyet'ten istenmediği anlaşıldı.

Emekli Oraminal Örnek'in avukatı Dinçer Eskiyerli, mahkemede söz konusu CD'nin uydurulmuş, taklit edilmiş veya değiştirilerek sunulmuş olabileceğini, bu yüzden kesin delil olamayacağını savundu.

Görmüş'ün avukatlarıysa müvekkillerine ispat hakkı tanınmasını ve Emniyet raporunun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan istenmesini talep etti. Savcı Süleyman Aydın da CD'nin önemli delil olduğunu belirtip talebi onayladı. Savcı düşünce özgürlüğüyle haber kaynağını açıklamamayı içeren yasalara dayanarak da Görmüş'ün beraatini istedi.

Hâkim Rüveyda Kaner ise bu talepleri reddedip kararı açıkladı. Savcıdan farklı gerekçeyle ‘beraat' verdiğini belirten Kaner, "Bu davanın konusu darbe gibi spekülatif konular değil, iftira ve hakaret olup olmadığıdır. CD'nin delil olamayacağını ben de biliyorum. Günlükleri el yazısı sanıp istemiştim. Suç unsuru oluşmadığından beraate karar verdim" dedi.

Bir süre önce Ergenekon soruşturması kapsamında savcı Zekeriya Öz'ün tanık olarak dinlediği Alper Görmüş, "Ben savcı Öz'ün isteği üzerine orijinal DVD'yi kendisine götürdüm. Haberimiz doğrudur, bunu ömrümün sonuna kadar savunacağım. Darbe iddiamla ilgili mahkeme ispat hakkı vermedi. Yapabileceğimiz bir şey kalmadı, meğer ki başka savcılar çıksın, gerekli işlemleri yapsın" diye konuştu.[58]

Şimdi soralım: "Bağımsız yargı" nerede?

Devam edelim...

° Mersin Halkevleri'nin kapatılması istenen dava dosyadaki fiiller: Erdoğan'a yumurta atma, yumurta maketi taşıma, IMF'li-ABD'li sloganlar, bir tiyatro oyunu, anmayken;[59] Sakarya'daki toplu linç olaylarına ilişkin fotoğraf ve görüntülere karşın polis hiçbir işlem yapmadı. Adapazarı'nda DTP'lileri linç etme girişimine tepkiler sürerken, olaylara katılan yaklaşık bin kişiden bir kişinin bile gözaltına alınmaması dikkat çekti. Emniyet yetkilileri, "İnceleme sürüyor" demekle yetindi![60]

Şimdi soralım: "Tarafsız yargı" nerede?

° Bir şey daha: Tevn Yayınevi sahibi yayıncı Mehdi Tanrıkulu bir iddianamede "sözde Kürt halkı" diyen savcıyı şikâyet edince kendisini hakkında peş peşe açılan davalar zinciri içinde buldu... Tanrıkulu'nun yargılanmasının gerekçesi bir savcı hakkında "Kürtçe suç duyurusu"nda bulunmasıydı. Savcının iddianamesinde Kürtçe suç duyurusuyla Türk Dilinin Kullanımı ve Korunmasına ilişkin Kanun'a muhalefet ettiği ileri sürülüyordu. Mahkemeye göre "koridorlarda Türkçe konuşup duruşmalarda Kürtçe ifade veren, Tanrıkulu'nun amacı ‘üzüm yemek değil bağcıyı dövmek'ti." Beş ay hapis cezası verilen Tanrıkulu'nun "dilinden çektiği çile" bitmedi: Bu kez de duruşmalardaki "Kürtçe" ısrarı yüzünden hakkında dava açıldı.[61]

İnsanların dillerinden ve savunmalarından ötürü "yargı"landığı[62] tablonun öteki yüzü de şöyle: Oflu İsmail için hazırlanan iddianamede, tahliyesi için 2007 yılında hatırlı kişilerin devreye girerek mahkeme heyetini etkilemeye çalıştığı anlatıldı. Oflu İsmail'in 13 Nisan 2007'de serbest bırakıldığı hatırlatıldı. Oflu İsmail'e yönelik düzenlenen çete operasyonunun iddianamesinde, mafya babasının hatırı sayılır kişilerin araya girmesi sonucu 2007 yılında tahliye edildiği anlatıldı![63]

° Geçerken bir not: Kars Belediyesi'ne 28 Kasım 2007 tarihinde yazılı başvuruda bulunarak, park ve caddelere Musa Anter, Vedat Aydın ve Deniz Gezmiş'in isminin verilmesini isteyen Kars Halk Meclisi Sözcüsü Mahmut Alınak hakkında, ‘suçu ve suçluyu övmek' iddiasıyla dava açıldı![64]

Örnek çok,[65] ama burada durup, Ödemiş Adliyesi'nden Hâkim Faruk Özsu'nun sözlerini anımsamak, anımsatmak daha yerinde olur kanaatindeyim: "Hukuka saygı duyulmasını talep ederken bilinmelidir ki saygı ne ikna, ne rica, ne tehdit ne de mevzuat hatırlatılarak kazanılabilir. Onun tek ve ‘basit' bir yolu vardır: Hak etmek..."[66]

Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u, Hâkim Faruk Özsu'nun ifade ettiğini "Hak edebilmiş midir?"

Devletin başvurduğu yöntemlere bakılırsa, buna olumlu yanıt vermek mümkün değildir!



DEVLETİN ŞİDDETİ



"Kuvvetine güvenerek

zayıfları hor görenin

kuvveti başına bela olur."[67]



A. Cihan Soylu'nun, "Devlet görevi, iktidar ve şiddettir,"[68] saptamasına katılmamak mümkün değildir!

Kimileri istediği kadar "devletin şefkati" üzerine hamasi nutuklara sarılsın; gerçek, bu "iddialar"dan çok farklı!

° Alın size 2008'in 1 Mayıs'ı...[69]

Herkes gördü; Çalışma Bakanları bile itiraf etti; caddelerle yetinmeyen polis şiddetten kaçanların sığındığı apartmanlara da biber gazı sıktı, sapanla taş attı, trafik kameraları ise "arıza" gerekçesiyle çalıştırılmadı!

İktidardan emir alan polis, 1 Mayıs 2008'de İstanbul'da sokakları açık işkencehaneye dönüştürdü. Kentte yaşanan olaylardan satırbaşları şöyle:

- Emek Bayramı'nda işçilere su sıkılan panzerlere, itfaiye ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin su takviyesi yapması yurttaşların tepkilerine neden oldu. Yurttaşlar, olayları dehşet verici olarak nitelendirdiler...

- Halaskârgazi Caddesi üzerinde gruplara müdahale eden çevik kuvvet polislerinden bazılarının ceplerinden çıkardıkları sapanlarla taş atması görenleri şoke etti...

- DİSK Genel Merkezi önünde sabah saatlerinde çevik kuvvet tarafından atılan biber gazı ve gaz bombasından etkilenen gazeteciler ve yurttaşların apartmanlara kaçtığını gören çevik kuvvetin apartmanların içine de biber gazı sıkması dikkat çekti. Caddeden ayrılmak isteyenlere, polis tarafından izin verilmeyince "Gaz sıkıyorsunuz, fenalaştık, gözaltına alın" diye tepki gösterdiler...

- Konfederasyon yöneticileri, DİSK Genel Merkezi önünde DSP otobüsü üzerinden konuşmalarını biraz ötedeki gruba müdahale eden polisin attığı gaz bombalarının sesleri altında sürdürdüler...

- Müdahale edilen yerlerde belediyenin trafiği gözetleyen kameraları, "arıza" gerekçesiyle çalıştırılmadı...[70]

Konuya ilişkin olarak Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkan Vekili Yaşar Okuyan, "İstanbul'da dün [1 Mayıs 2008-y.n.] devlet terörü estirildi" dedi.[71]

Polisin DİSK Genel Merkezi önündekilere müdahale etmesini, "acımasızlık ve kanun tanımazlık" olarak niteleyen Okuyan, 1 Mayıs'ın dünyanın pek çok ülkesinde bayram olarak kutlandığını söyledi ve ekledi: "Böyle dehşet ve terör altında 1 Mayıs, 1977'den sonra ilk kez oluyor" dedi.

Basın mensuplarına, gazetelerin İstanbul'da yaşanan olaylarla ilgili manşetlerini gösteren Okuyan, "Bunlar utanç vericidir. İstanbul'da dün [1 Mayıs 2008-y.n.] devlet terörü estirilmiştir. 1 Mayıs 2008, Türk siyasi tarihine utanç günü olarak geçecektir" dedi.[72]

Devam edelim!

° Okmeydanı Temel Haklar ve Özgürlükler Cephesi'nden Aysu Baykal, Nevruz kutlamasına çağrı için bildiri dağıtmak üzere iki arkadaşıyla sokağa çıkmıştı. Sivil polislerle yaşadıkları arbede sonrası göz altına alındı. Ve iddiasına göre Nijeryalı Festus Okey'in öldürüldüğü Taksim Polis Merkezi'nde bir polisin tekmesiyle ayağı kırıldı. Bunlar yetmedi; ayağı kırık olduğu hâlde, "polise mukavemetten" tutuklanması istemiyle mahkemeye çıkarıldı![73]

° Çalıştığı büfede, Ahmet Kaya'nın ‘Başım Belada' şarkısını dinleyen İbrahim Sil'i telsizle başına ve yüzüne vurarak yaralayan polis memurları M.B. ve B.O. hakkında dava açıldı![74]

° Galatasaray-Sivasspor maçı sonrası Nişantaşı'nda sevinç gösterisinde bulunan 13-15 yaşlarındaki altı çocuğa polis biber gazı sıktı![75]

° "Diyarbakır'da 1994'te Şerif Avşar adlı vatandaşın öldürülmesini azmettirdiği iddia edilen ve 30 yıl hapis cezasına çarptırılan eski uzman Çavuş Gültekin Sütçü'ye ilişkin Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararında, Avşar'ın İlçe Jandarma Komutanlığı aracıyla kaçırılarak infaz edildiği belirtildi"![76]

° Hakkâri'nin Yüksekova ilçesindeki Nevruz kutlamaları sırasında polisler, kameralar önünde 15 yaşındaki C.E.'yi gözaltına alırken kolunu kırmıştı. Bu olaydan iki gün önce benzer bir olayın Cizre'de yaşandığı öne sürüldü.

Nevruz kutlamaları sırasında Hakkâri, Van, Şırnak'ta yaşanan olayların yankıları bitmiyor. Üç kişinin öldüğü ve günler süren olaylarda akıllarda kalan görüntülerden biri C.E.'nin kolunun bükülerek kırılmasıydı.

Olaylardan sonra tutuklanan ve cezaevine konulan 19 yaşındaki İdris Üzen benzer bir olay yaşadığını öne sürdü. İdris Üzen, savcılığa verdiği ifadede 20 Mart'ta dört beş sivil polis tarafından gözaltına alınmak istendiğini belirterek, "Bir polis beni kolumdan yakaladı. Daha sonra elime kelepçe takmak için kolumu çevirince omuzum çıktı. Beni hastaneye götürdüler. Ben bu sırada yarı baygın vaziyetteydim" dedi. Üzen'in avukatı Rojhat Dilsiz duruşmada gösterideki diğer kişilerin kaçarken müvekkilinin yakalandığına işaret ederek "Yakalama sırasında orantısız güç kullanılması söz konusudur. Bu raporlarla da belgelidir, müvekkilimin taş bilye ya da slogan atması gibi herhangi bir eylemi söz konusu değildir" dedi...[77]

Evet, bu topraklarda devletin asli işlevi -örneklerden görüldüğü üzere- muhaliflerine karşı uygulanan kural tanımaz şiddettir...



AHBARİK HRANT



"Tarih eskileri anlatmaz

yenileri yaratır."[78]



Ahbarik Hrant da, sözünü ettiğim şiddetin kurbanı oldu!

Dink cinayetinin dördüncü duruşmasında O.S.'nin, müdahil avukatları ile Dink ailesine küfür ve "azmettirici" Yasin Hayal'in avukatı Fuat Turgut'un da "Kuduz Ermeniler" diye hakaret ettiğine[79] dek her şeyin gündelik gazete haberlerine yansıdığı üzere, bunun böyle olduğu, hiç kimse için "sır" değil; herkes her şeyi biliyor![80]

° "Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Gürses, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Selim Berna Altay'a ifadesinde, ‘Hrant Dink'e saldırı ihbarı, öldürülmeden üç ay kadar önce geldi. İhbarı emniyete, istihbarata bildirdik ama tedbir alınmadı. Bunu gerekli birimlere söyledim,' dedi"![81]

° Hrant Dink'in öldürülmesinde ihmalleri olduğu iddia edilen iki jandarma görevlisi mahkemede itiraflarda bulundu. Müfettişlere verdikleri ifadelerde Dink'in öldürüleceğinden "haberdar" olmadıklarını savunan sanıklar 20 Mart 2008'de "yalan ifade" verdiklerini kabul edip, "göz göre göre gelen cinayeti" anlattı.

Buna göre, cinayetin azmettircisi Yasin Hayal'in eniştesi olan Coşkun İğci, Dink'in öldürüleceğini jandarmaya anlattı. Ancak üstler "emir vermediği" için araştırma yapılmadı. Jandarma komutanları bir yıl önce aldıkları bilgileri cinayetten bir gün sonra "haber alma formuna" geçirdi.

Dink davasında polis ve jandarmaya yönelik soruşturmalarda "takipsizlik' kararları verilirken, Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin hakkında "ihmal" davası açılmıştı. İlk duruşmaya katılmayan iki sanık 20 Mart 2008'de yargıç karşısındaydı. Ve anlattıkları jandarmanın ihmal dosyasında şimdiye kadar toplanan bilgilerden çok farklıydı![82]

° Hrant Dink cinayeti davasında Trabzon'da görevli iki jandarmanın itirafları davanın seyrini değiştirmişti.[83] Uzman Çavuş Veysel Şahin ve Astsubay Okan Şimşek, cinayetten altı ay önce komutanlarını suikast planları konusunda bilgilendirdiklerini, ancak önlem alınmadığını belirtmişti. Oysa idari soruşturmalar sonucunda bu komutanların soruşturulmasına gerek görülmemişti![84]

° Hrant Dink öldürülmeden önce İstanbul'dan gelen bir heyetle toplantı yapıldığını belirten İrfan Özkan, toplantıda Dink'i öldürmeye O.S'nin gönüllü olduğunu ve bu kararın toplantıdakiler tarafından alkışlandığını söyledi![85]

° Hrant Dink cinayetini organize etmekle suçlanan emniyet muhbiri Erhan Tuncel'in, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı ve Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu'nun, fotoğrafları basına yansıyan Trabzon gezisinin organizasyonunda görev aldığı ortaya çıktı. Dava dosyasına konulan telefon kaydına göre Tuncel, kendisini ‘tanımadığını' söyleyen Yazıcıoğlu ile Yasin Hayal'in durumunu konuşacaklarını söylüyordu![86]

° Dink davasında, polis muhbiri Erhan Tuncel, ifadesi alınan sanık Ersin Yolcu'ya "sus" diye komut verdi![87]

° Hrant Dink'in öldürülmesinden yaklaşık bir yıl önce Trabzon Emniyet Müdürlüğü, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bir istihbarat notu iletmişti. 17 Şubat 2006 tarihli evrakta, "Yasin Hayal'in Ermenilere karşı büyük bir kin beslediği ve İstanbul'da ses getirecek bir eylem planladığı, hedef olarak da Türkleri karalayıcı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Dink'i seçtiği, eylem için İstanbul'a gideceğini ve Sarıgazi'de fırında çalışan abisi Osman Hayal'in yanında kalacağı, ayrıca Yasin Hayal'in söz konusu eylemi yapabilecek bir yapıya sahip olduğu" yazıyordu. Ancak Dink öldürüldükten sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu yazıyı dikkate almadı![88]

Hâlâ Ahbarik Hrant'in katili sadece O.S. diyebilir misiniz?

Hrant'ın katili sadece O. S. değil; tarihi konuşmak bunun böyle olmadığının da kanıtıdır!



"ERMENİ MESELESİ"NE "GİRİŞ"



"Yüzleşme noktasında ne mutlak cahiller

ne de yetkin bilgeler vardır;

sadece ve hâlen bildiklerinden daha fazlasını

öğrenme girişimi içindekiler vardır."[89]



"Yasak"lansa da, ört bas edilmek istenen gerçeği konuşacağız!

Çünkü "Yaşanmış acıları anlayan, nedeni ne olursa olsun, dini, etnik kökeni farklı diye insanlara karşı işlenmiş cinayetleri kınayan bir dil geliştirilmedikçe sorunun çözümü doğrultusunda sağlıklı adımların atılması mümkün olmayacaktır"![90]

23 Nisan'ı kutlayanlar; 24 Nisan'da ne olduğu görmezden gelmemelidir![91]

Bu konuda sözü Ali Bayramoğlu'na bırakıyorum: "İstanbul'da sabah 4'te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındılar... Sayıları 220 civarındaydı... Aralarında Zohrab gibi Meclis-i Mebusan üyeleri ve Gomidas Vartabed[92] de vardı.

Neden tutuklandıklarını bilmiyorlardı. Önce Merkez Hapishane'ye, Mehterhane'ye gönderildiler...

Ardından bölümlere ayrılıp Ayaş, Çankırı ve Çorum'a sürüldüler.

Bir süre sonra tekrar sürgüne çıkarıldılar.

Bu kez amaç belliydi. Teşkilâtı-ı Mahsusa harekete geçti. Çeteler, tetikçiler yolda kafilelere saldırdılar. Çok küçük bir kısmı hayatta kalabildi. Çoğu hayatını kaybetti. Talat Paşa'nın arkadaşı, Babıali baskınının İttihatçılarını evinde saklayan, 1908'in ateşli savunucusu, usta hatip milletvekili Zohrab'ın başı taşla ezildi.

Halide Edip, bir gün bir trende Bahattin Şakir'in elini kim olduğunu bilmeden sıkınca, buna vesile olan arkadaşına ‘bana kanlı katilin elini sıktırdın' demesi bu yüzdendir...

Tutuklama tarihi 24 Nisan 1915'ti...

Ardından tehcir başladı...

Ermeniler büyük felaket olarak adlandırdıkları 1915 olaylarını bu yüzden 24 Nisan'da hatırlar ve anarlar...

Tabii Türk Ermenileri dışında...

Onlar bırakın atalarını sesli bir biçimde anmayı, 24 Nisan'ı hatırlamaya, hatırlatmaya bile cesaret edemeyecek koşullarda yaşarlar.

Türk basını 24 Nisan tarihini Ermeni milliyetçiliğinin ve Türk düşmanlığının şaha kalktığı gün olarak yansıtır. Dünyanın çeşitli kentlerinde yapılan gösteri ve anmalara tepki verir ve Türk kamuoyunu buna göre koşullar...

Ne var ki, kim ne derse desin, 24 Nisan 1915 şu ya da bu nedenle, şu ya da bu şekilde, Talat Paşa'nın defterindeki rakamlara göre 1.200.000 Osmanlı Ermenisi'nden 800.000'inin üç dört ay içinde yaşayacağı bir trajedinin başlangıç tarihidir.

Ama insanlık her zaman yol alır...

24 Nisan 2008'te Türkiye'de bir ilk yaşandı... Bir gazete, Taraf Gazetesi, 1915'te tutuklanan İstanbul Ermenilerinin tam listesini verdi.[93] (...)

Gerçekler gerçektir...

1915 bu toprakların, bu topraklarda yaşamış olanların ve yaşayanların ortak meselesidir...

Unutmak bile önce bilmeyi gerektirir...

Bildikçe arınırsınız, bildikçe kimliğini yeniden ve sağlam temeller üzerinde kurarsınız...

Ben kendi payıma memleketimin Ermenilerinin duygularına saygı duyuyor, paylaşıyor, hepsine selam ediyorum..."[94]

Bu konuda susmanın da susturmanın da "çözüm" olduğuna inanmıyorum!

İşte tam da bunun için Murat Belge'nin işaret ettiği üzere, "1915'te ne olduğunu hâlâ tartışıyoruz. Ancak bunu 2005'teki tartışma biçimimiz 1915'in kendisinden daha iyi değil. Bazı bakımlardan, daha kötü olduğu da savunulabilir. 1915'te, son analizde ‘bir avuç' denilecek sayıda adam, bir korkunçluğu planlamış ve yürürlüğe koymuştu. Onlara uyan olduğu kadar uymayan da oldu. Yapılanı haklı çıkarmak üzere bir ‘topyekûn seferberlik' de ilan edilmedi.

Bir ‘sayı' kavgası var ki, akıl alır gibi değil. Sanki Kapalıçarşı'da pazarlık ediyoruz. Ölüme gönderilmiş Ermeni sayısını azaltabileceğimiz kadar azaltacağız; ‘vahşice öldürülmüş' Türk sayısını çoğaltabileceğimiz kadar çoğaltacağız. ‘Öldürülmüş' değil de ‘hastalıktan ölmüş' Ermenilerin sayısını ne kadar yukarı çıkarabiliyorsak çıkaracağız. Türklerin değil de Kürtlerin öldürdüklerini ne kadar artırabiliyorsak o kadar artıracağız -bir son çare olarak. Ama bütün bu pazarlıkta, ‘toplam ölü' konusunda, 300 bin gibi rakamların altına inemeyeceğiz.

İnemeyeceğiz, ama bunun ne anlama geldiğini düşünmemeyi başaracağız. Bu rakamla neyi anlatıyoruz, 300 bin lira mı, 300 bin çakıl taşı mı, 300 bin çadır direği mi, neden söz ediyoruz? Yoksa 300 bin insan canı mı? Bunun herhangi bir sızısını duymayacağız; karşı taraf milyonlarda filan dolaştığına göre (tabii gene benzer duygularla), ‘300 bine indirdik' diye mutlu da olacağız.

Demek ki, 300 bin insan canı (hele ‘yüzde şu kadarı da tifüsten' ise) kabul edilebilir bir şey.

Bir yandan -‘reform yapma' taahhüdünde bulunulan Berlin Antlaşması'nı izleyen dönemi kastediyorum- nüfus sayımları yapacak ve Ermenilerin hiçbir yerde çoğunluk olmadığını saptayacağız. Bir yandan, çoğunluk olduğunu herhâlde reddetmediğimiz Türklerin, devletlerine, ordularına rağmen, bu azınlıktan çok daha fazla sayıda telefat verdiğini savunacağız.

Sonra başkalarını suçlamaya başlayacağız. Tabii sırada ilkin Almanlar var, ama onlarınki artık kabak tadı verdi. ‘Fransızlar Cezayir'de neler yaptılar!' ‘Amerika'da Kızılderililer ne oldu!' Ve benzerleri. Amerikalılar hem de ta İkinci Dünya Savaşı'nda Japonlara ‘tehcir' uygulamadılar mı? Uyguladılar. Yalnız, Amerikalılar yol üstündeki Kürtlere hâkim oldular, Japonlara saldırıp öldürmelerini engellediler. Ayrıca, tifüs filan konusunda da tedbirli davrandılar; yolculuk koşullarında kimse salgın hastalıktan ölmedi. Üstüne üstlük, bu yakınlarda, Amerika o zaman uyguladığı bu ‘tehcir'den ötürü Japon kökenli yurttaşlarından özür diledi.

1915'te yapılanların korkunçluğunu bildiğim kadar, bunun insanlık tarihinde ne ilk ne de son olduğunu da biliyorum. Yalnız, başkalarına ‘Siz de şunu yapmıştınız' diye saldırırken kullandığım şiddeti, başkalarının da bana uygulayabileceğini hatırlamadan edemiyorum -ve yalnız Ermeni kıyımıyla sınırlı da değil.

Evet, Almanya bu yüzyıl başında, bugün Namibya dediğimiz bölgede, korkunç işler yaptı.

Ama ben Almanya'da, herhangi bir yazarın, düşünürün veya sıradan vatandaşın, ‘Biz Namibya'da korkunç işler yaptık' dediği için bir toplumsal linç olayıyla karşılaştığını bilmiyorum. Alman medyasında veya eğitim sisteminde, ‘Namibya hakkında birileri size bir şey söylerse sakın inanmayın. Yalandır. İftiradır. Bütün dünya Alman milletine düşman olduğu ve Versailles'ı diriltmeye çalıştığı için bilinçli ve sistemli yalanlar uyduruyorlar' diye bir kampanya yürütüldüğünü görmedim, işitmedim.

Evet, bütün zorluğuna rağmen, 1915'i anlamak, 2005'i anlamaktan daha kolay.

Bari elimizden, olmuş olana üzülme insan hakkını da almasalar"![95]



BİR KAÇ TARİH NOTU



"Gerçek keşif,

yeni topraklar bulmakla değil,

yeni gözle bakmakla ilgilidir."[96]



"Ermeni Meselesi"ne ilişkin olarak sıralayalım.



TARİHTE ERMENİLER



"Bir şeyi bilmemek ayıp değil,

bilmediğini bilmemek ayıp."[97]



Jak Yakar'ın, ‘Anadolu'nın Etnoarkeolojisi'nde ifade ettiği üzere, "Ermeniler, I. Dünya Savaşı'na kadar hem ekonomik hem de kültürel açıdan doğu, güneydoğu ve ortanın doğusundaki Anadolu illerinde baskın bir etnik grup oluşturuyorlardı. (...)

Ermeniler ve Kürt komşularının tarihi ve etnografik belgeleri, doğuda yer alan dağlık bölgelerdeki eski yerleşik sosyo-ekonomilerin rekonstrüksiyonuna yönelik çalışmalar için büyük değer taşır. Bu bağlamda, bazı Avrupalı gezginlerin XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doğu illerinde, özellikle aynı genel bölgelerde yaşayan Ermeni çiftçiler ve Kürt çobanları arasındaki sosyo-ekonomik etkileşim hakkında yaptıkları gözlemler, iyi etno-arkeolojik örnek olay incelemeleri sergilemektedir.

Bu eski etnik gruba ait olanlar, dilleri ve dinleri ile tanımlanırlar. Hai lezu olarak bilinen Ermeni dili, Hint-Avrupa dillerinin Satem grubunda ayrı bir kol oluşturur. M.S. 400 yılından sonra ortaya çıkan Ermeni alfabesinden önce, içeriğine bakılmaksızın bütün metinler Pers, Arami ya da Yunan alfabeleriyle yazılıyordu.

Seleukos'lar döneminde ve hatta belki de sonrasında Akhemenid etkisi altında benimsedikleri Zerdüşt dinine inanıyorlardı. Bu Zerdüşt tapmak yerleşmeleri, Ermeni krallığının kuzey ve batı sınırlarında, ikisi Yukarı Fırat Vadisi'ndeki Kemah yakınında olmak üzere, Erzincan'da Yerez'de ve Tercan yakınındaki Pekeriç'te yer almaktadır. Bu özel yer nedeniyle, bunların Urartu'nun dış sınırında kalan ve Urartu krallarınca devletin dini kurumuna dahil edilmeyen bağımsız tapınak yapıları oldukları ileri sürülmüştür. Etnik bir grup olarak günümüz Ermenileri üç ayrı kiliseye bölünmüşlerdir: Patriği İstanbul'da yer alan ve V. yüzyıl ortalarından beri bağımsız bir monofizit kilise olan Apostolik Kilise (Gregoryen Ortodoks), 1830'dan beri bağlı olduğu Roma Katolik Kilisesi ve Protestan Kilise.

Pers ve Yunan kaynakları Ermeniler ve Ermenistan'dan M.Ö. VI. yüzyılda bahsetmeye başlamışlardır. Ermeni terimi ya doğudaki dağlık kesimde yaşayan bütün nüfusa ya da onun batı kısmındaki eski bir Ermeni devletine atfedilmiştir. Ermeni etnik varlığının ortaya çıkmasına katkıda bulunan bazı aşiretler Anadolu sınırları dışından gelmiş olabilir. İç Anadolu'ya ulaşınca, muhtemelen diğer gruplarla birlikte, sonradan Phryg hâkimiyeti altına giren yeni habitatlarıyla bütünleşmişlerdir. Ermenistan'ı ‘çok sayıda sürüleri olan bir halka sahip' şeklinde tanımlayan Herodotos, o dönemde Ermenileri Phryg'li kolonistler zannetmiştir. Belki de, Doğu Anadolu'ya gelmeden önce Phryg hâkimiyeti altındaki alanlarda yaşamış olmaları, bu vargıya yol açmış olabilir. Herodotos ayrıca Yunanistan'a karşı yapılan askeri seferlere katılmak üzere Pers ordusunda askere alman Phrygia'lı Ermeni göçmenlerin Phryg'ler gibi silahlandıklarından bahsetmektedir.

Tarihi kaynaklar ve arkeolojik belgeler, Ermenilerin Doğu Anadolu'da M.Ö. VI. yüzyıldan daha geç bir dönemde ortaya çıkmalarının mümkün olmadığına işaret etmektedir. Phryg Krallığı'nın dağılmasından sonra Ermeni aşiretleri doğuya, Yukarı Fırat'a doğru göç etmişlerdir. Bu hareketin İskitli göçebelerin akınlarıyla Urartuların zayıfladığı ve Assurlular'ın artık bölgede tehdit edici bir güç oluşturmadığı dönemde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Böylece önce batıdaki Urartu eyaletlerini hâkimiyetleri altına alarak, muhtemelen M.Ö. VII. yüzyıl sonunda, bölgesel bir güç olarak Urartulardan kalan politik boşluğu doldurmuşlardır. Urartu ve Assur devletlerinin çöküşünden önce dahi Ermeni aşiretlerinin bu bölgede var olup olmadıkları konusu hâlâ bilinmemektedir. Hitit Krallığı'nın kuzeydoğusunda yer alan ve M.Ö. II. binyıla ait bir krallığın ismi olan Hayaşa'nın, Ermenilerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları Haii kelimesine olan benzerliğine dikkat çekilmiştir. Pek destek görmeyen bu görüş, bazı Ermenilerin Erzincan ve Erzurum arasında uzanan bir bölgeden geldikleri ve varsayıma dayalı bir Hurri bağlantısıyla, yerine geçtikleri Urartularla uzaktan akraba olabilecekleri teorisine bağlanmaktadır. Ermenilerin Urartu maddi kültürü üzerine arkeolojik açıdan görülür bir maddi kültür koymamaları, doğuya küçük ayrı aşiret grupları hâlinde gelmiş olmaları ve bu nedenle askeri açıdan güçlü olmamalarıyla açıklanabilir.[98]

Eski Ermenilere ait en erken politik izleri araştırırken, daha M.Ö. VII. yüzyılda İskit-Ermeni aşiretlerinden oluşan bir koalisyonun Subria krallığını yaratıp yaratmamış olabileceği sorusu akla gelebilir. Eğer öyleyse, Subria Ermeni politik varlığının çekirdeğini mi oluşturuyordu? Diğerleri, M.Ö. VII. yüzyıla kadar önemli bir Geç Hitit Krallığı olan Melid'in sonradan Ermeni politik varlığının çekirdeğini oluşturmuş olabileceğine inanmaktadır. Bu kent, M.Ö. VI. yüzyılda efsanevi I. Tigran döneminde Ermeni krallığının ve M.Ö. V. yüzyılda Ermenistan'ın yönetiminden sorumlu on üçüncü Pers satraplığının başkentiydi.[99] Buradaki bazı Eski Ermeni aşiretleri içinde Trak-Phryg unsurları yer almış olsa bile, dilleri M.Ö. VIII. yüzyılda konuşulan Phryg dilinin bir lehçesi olarak görülmemektedir. Yani dilbilimsel açıdan bakılırsa, iki grubun Anadolu'nun M.Ö. XII. yüzyılda Trak-Phryg aşiretleri tarafından istila edilmesi öncesinde ayrılmış olması gerekir.[100]

Eski dillerin çoğunda olduğu gibi, Eski Ermenice de içinde Orta Farsça ve Partça'dan ödünç alınmış kelimelerin ya da Eski İran dillerine ait unsurların yer aldığı, farklı kökenlere sahip unsurlar içerir. Eski Ermenice'deki Hint-İran kökenli kelimeler esas olarak devlet yönetimi ve feodal düzenle ilgili ya da buna benzer terimlerdir. Bu ödünç kelimeler Ermenilerin Kuzeybatı İran, Doğu Anadolu ve Transkafkasya'daki nüfusun ayrılmaz bir parçası olduklarını göstermektedir. Ayrıca Eski Ermenice'de Semitik dillerden alınmış en az iki dil tabakası daha vardır. Bunlardan daha eski olanının kökleri Kuzey Mezopotamya'daki Eski Arami lehçelerinden birine dayanmakta ve daha çok ticaret ve el sanatları ya da resmi kâtip işleriyle ilgili terimler içermektedir. Bu terimler, Akhemenid İmparatorluğu'nun yaratmış olduğu Doğu Anadolu'daki Arami kançılaryalarının varlığına ait linguistik izleri ve M.Ö. II. binyılın ikinci yarısında doğudaki dağlık arazi ve Mezopotamya arasında var olan ticaret ilişkilerini ortaya koymaktadır. Bu terimlerin bazılarını da, M.Ö. 77-40 yılları arasında hüküm süren Büyük Tigran ve II. Artavazd'ın dönemlerinde Ermenistan'daki çeşitli şehirlerde yerleştirilen ve Aramca ve İbranca konuşan kent kesimi nüfusu getirmiştir. Daha sonraki tabaka, Hıristiyan inancı ve kilise ile birlikte Ermenistan'a getirilen, Aramca'nın Süryani-Edessa (Urfa) lehçesinden türemiş kilise edebiyatına ilişkin kelimeleri temsil etmektedir. M.Ö. 500'den M.S. 500'e kadar tarihlenen bu iki tabakanın altında yerel sosyal ilişkiler ve flora ile ilgili Hurri-Urartu kökenli kelimeler vardır.[101]

Bu linguistik unsurlar Ermenilerin dağlık arazilere daha önce geldiğini desteklerken, aynı zamanda Trak-Phryg linguistik grubuna ait proto-Ermenilerin Ermeni etnik yapısının oluşumunda yer alan ne tek ne de ana unsur olmadıklarına işaret etmektedir. Gerçekten de bu etnik varlık, Hurrilerin ve muhtemelen daha az derecede Hint-Avrupalılar'ın baskın olduğu bir çevrede ortaya çıkmış görünmektedir. Başka bir deyişle, özellikle Yukarı Fırat Vadisi'ndeki Eski Ermeniler, bünyesinde Hurri, Luwi, Urmi ve Muski unsurlarını barındıran bir etnik karışım olabilirdi. Eğer bu doğruysa, Urartuların Eski Ermeni tabakasının önemli bir parçasını oluşturmasına rağmen, bu heterojen birliğin dili Proto-Ermenice'yle ilişkiliydi. Bu, Eski Ermenice'nin bir Hurri-Urartu dili olduğu anlamına gelmez ve daha çok Hurri-Urartu dilinin Eski Ermenice'nin alt tabakası olması gerektiğini ispat eder. Yani dağlık arazide yaşayan yerel nüfusun konuştuğu bir dilin kısmen devam ettiğini gösterir.[102]

Proto-Ermeni dilinin doğudaki dağlık araziler boyunca yayılması, belki daha farklı bir Ermeni varlığının Akhemenid döneminden önce, bölgedeki Med hâkimiyeti sırasında şekil almış olabileceğine işaret etmektedir.[103] Başlangıçta Ermenistan terimi on üçüncü Pers satraplığı için kullanılmış, doğudaki on dördüncü satraplık ise Babilliler tarafından Urastu olarak adlandırılmıştır. Herodotos buna bir isim vermez, ancak burada Alarodi (Urartular), Matieni (muhtemelen Hurrilerin devamı) ve Saspiri (muhtemelen Gürcüler'in batı kolu) soyundan gelenlerin yaşadığından bahseder. Anlaşılan doğu satraplığı nüfusunun büyük kısmı hâlâ Urartuca konuşuyordu. Buna rağmen, Ermenistan isminin doğudaki dağlık arazinin tümünde yaygınlaşması, Proto-Ermeni dilinin M.Ö. VI. ve V. yüzyıllarda satraplığın doğudaki yarısına yayılmış olmasına ilişkin bir kanıt olarak kabul edilebilir.

M.Ö. IV. ve II. yüzyıllar arasında hüküm süren Orontes hanedanı idaresindeki Ermeni devleti ve M.Ö. II. yüzyılda hüküm süren Artaşes hanedanı idaresindeki Büyük Ermenistan döneminde Ermeniler ve Urartu bağlantılı yerel aşiretlerin politik birleşmesi sona ermiş olmalıdır."[104]

Yani Ermeniler, Anadolu'ya Türkler ulaşmadan uzun zaman önce bu topraklarda yaşayan, coğrafyamızın otokton haklarındandır...



BİR DÖNÜM NOKTASI: 1878 SENESİ (VE SONRASI)



"Tarih duygusu, geçmişin geçmişinden başka,

şimdiliğin de kavranmasını gerektirir."[105]



Osmanlı egemenliği altında varlıklarını sürdüren Ermeniler için dönüm noktası 1878 senesidir.

Bu yıl "Osmanlı yönetici eliti ile Ermeni Gregoryen Kilisesi Cemaati arası ilişkilerde bir dönüm noktası niteliğindedir. 1878 öncesinde Ermeni cemaati ile Osmanlı devleti arasında zaman zaman gerilimler ortaya çıkmasına karşın -1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında Ermeni göçü, 1862 Zeytun isyanı gibi- bu tür hadiseler Ermeni-Müslüman ilişkisini belirleyici nitelikte değildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında kabul edilen Berlin Antlaşması ise Osmanlı Ermeni cemaatini uluslararası ilişkilerin bir nesnesi durumuna sokmuştur. Antlaşmanın 61. maddesine göre Osmanlı devleti Doğu Anadolu'da yönetsel reformlar yapacak ve yöre Hıristiyan halkını Çerkez ve Kürt saldırılarına karşı koruyacak önlemler alacaktı. Düvel-i muazzama bu maddenin etkin biçimde uygulanmasını gözetecekti.[106] Bu madde Bab-ı Âli tarafından, Osmanlı varlığının Doğu Anadolu bölgesinde ortadan kalkış sürecinin bir ilk evresi olarak algılanmıştır. Daha önceki on yıllarda Sırbistan (1812, 1829, 1867) ve Cebel-i Lübnan'da (1861) görülen uluslararası müdahaleler söz konusu bölgelerin ya özerkleşmelerine ya da fiilen kopmalarına neden olmuştu. Osmanlı Devleti'nin bu algılama biçiminden ötürüdür ki uluslararası düzlemde Ermeni meselesinin ortaya çıkması aynı zamanda Osmanlı yönetici eliti ile Ermeni Kilisesi arasındaki gerginliğin istisnai olmaktan çıkıp bir süreklilik kazanması anlamına gelmiştir. Ermeni Kilisesi'nin Berlin Kongresi'ne temsilciler göndermesi Bab-ı Âli tarafından, bundan böyle Ermenilerin siyasal geleceklerini Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrı göreceklerine dair zımni bir tavır olarak tefsir edilmiştir. Osmanlı Ermeni cemaatinin artık düvel-i muazzama tarafından -her ne kadar kağıt üzerinde dahi kalsa- korunacağına dair bir antlaşma koşulunun konması Osmanlı devletinin gözünde Ermenileri daha bir şüpheli kılıyordu. Bundan dolayı 1878'den başlayarak Osmanlılar ile Ermeniler arasındaki ilişkiler, yöneticiler ve cemaat önderleri seviyesinden başlayarak, giderek kötüleşmiştir.[107]

Osmanlı idaresi ile Ermeni cemaati arasındaki ilişkileri sorunlu hâle getiren bir diğer husus, Amerikan Protestan misyoner okullarından mezun genç Ermenilerin pek çoğunda farklılaşan dünya görüşleri idi.[108] Söz konusu okulları bitiren gençler Protestan mezhebine girmemekle beraber, Amerikan eğitiminin onlara kazandırdığı bağımsız ve eleştirel bir düşünce yapısına sahiplerdi ve gerek Osmanlı devletini, gerekse Ermeni cemaat kurumlarını gerici ve kokuşmuş olarak algılıyorlardı. Bu genç Ermenilerden birçoğu ayrıca o dönemde Çarlık Rusyası'nda gizli faaliyetlerde bulunan sosyal demokrat hareketin devrimci fikriyatından etkilenmişti. Söz konusu kuşaktan birçok genç 1880 sonrasında Ermeni cemaat mekteplerine öğretmen tayin edilmişti. Cemaat yönetimi giderek bu yeni kuşak Ermeni gençliğini kontrol edemez hâle gelmişti. Ne var ki Osmanlı idaresi devrimci Ermenilerin otorite kabul etmez hareketlerinden dolayı doğrudan doğruya Ermeni cemaat yönetimini sorumlu tutmaktaydı.[109]

Zikredilmesi gereken bir üçüncü nokta Abdülhamid rejiminin özel karakteridir. Osmanlı imparatorluğu açısından tam bir felaket anlamına gelen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve bunu takip eden toprak yitimi, ayrıca patlak veren Arnavut, Arap ve Kürt ayrılıkçı hareketleri, esasında Osmanlı idarecileri de dahil hiç kimsede, imparatorluğun uzun vadeli devamlılığına dair güçlü bir inanç bırakmamıştı. Bu olumsuz koşullar Osmanlı yönetici elitinde bir tür ‘daimi kriz ve sıkıyönetim hâli' psikolojisi yaratarak Meclis-i Mebusan'ın Şubat 1878'de kapatılmasını, kent ve kasabaların hafiye gözetimi altına girmesini ve sivil yaşamın boğulmasını, kültür ve basın hayatında sansürün en ağır biçimiyle egemen olmasını beraberinde getirdi, ideolojik düzlemde ise Tanzimat'ın nispeten çoğulcu sayılabilecek Osmanlıcılık projesi yerini İslâmcılık uygulamalarına bıraktı. Berlin Kongresi ile çizilen yeni sınırlar dahilinde kalan Hıristiyan nüfusun genel nüfus içindeki nisbeti ve dolayısıyla da siyasal ağırlığı, büyük ölçüde azaldı. Kısacası, 1878 sonrasında Ermeni okulları, kriz psikolojisi, olağanüstü hâl durumu, hafiye gözetimi ve artan İslâmcılık atmosferi dahilinde faaliyet göstermek durumunda kalmışlardır."[110]

Sorunların katlandığı güzergâhta yani "1912-1914 yıllarında, Doğu Anadolu'da Ermenilerin yoğunluklu olarak yaşadığı altı vilayette yapılacak reformlarla ilgili görüşmeler ve bu sürecin sonunda Rusya ve Osmanlı devletleri arasında imzalanan antlaşma Ermeni Sorunu'nun önemli bir aşamasını ve ‘1915-16 yıllarında Anadolu'daki Ermeni toplumunun imhasının yakın tarihi'nin[111] önemli bir halkasını oluşturur. 1914 Reformları tarih literatüründe genellikle uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınır ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde büyük devletler arası rekabetin bir safhası olarak anlatılır. Ben, meselenin bu boyutunun hayatiyetini göz ardı etmemekle birlikte, konuya içerden bir bakış atmanın da faydalı olacağını düşünüyorum. Reformlar için pazarlıklar sürerken İstanbul'daki Ermeni siyasi elitinin ne gibi çalışmalar yürüttüğü, sürece ne ölçüde müdahil olabildiği, İttihatçılarla görüşmelerinde nelerin konuşulduğu hâkim ruh hâlini kavramak açısından bir hayli önemlidir.

Reform meselesi öncelikle Ermeni vilayetlerinde uzun yıllardır sürmekte olan huzursuzlukla ilgilidir. Bilindiği gibi Osmanlı Ermeni toplumu Abdülhamid dönemi boyunca, süregiden toprak meselesinden, müsaderelerden, silahlı aşiretlerin baskılarından, çifte vergilendirmeden, muhacir gruplarının kendi topraklarında ya da civar köylerde iskân edilmesinden mustaripti. Ermeni devrimci örgütlerinin ortaya çıkışını bu arkaplan üzerine oturtabiliriz. 1890'lı yıllardan itibaren Abdülhamid rejimini devirmek için imparatorluktaki çeşitli muhalif gruplarla ve bu arada Jöntürklerle giderek artan temaslar kurmaları sonucunda Ermeni devrimci örgütlerinin program ve söylemlerinde gözle görülür bir değişim de yaşanmıştır. Her ne kadar Jöntürklerle özellikle Ermeni meselesinin algılanışı bağlamında hayli çetin sorunların var olduğu görülse de, bu temaslardan sonra Ermeni devrimci örgütlerinin artık Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne karşı daha saygılı bir dil tutturdukları bir gerçektir. Paris'te toplanan 1902 ve 1907 muhalifler kongreleri, özellikle 1907'deki, dönemin en güçlü Ermeni örgütü olan Taşnaktsutyun'un bağımsızlık idealinden en azından söylemsel bir adem-i merkeziyetçiliğe meylettiğinin göstergesidir.[112] Bu dönüşüm sonucunda Taşnaktsutyun 1907'deki kongresinde ‘Osmanlı Ermenistanı' üzerindeki birincil siyasi hedefini şu şekilde ifade etmiştir: ‘Bütün seçimlerin ırk, din ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin, genellik, eşitlik, gizlilik ve nispilik temelinde gerçekleştiği meşruti bir Osmanlı Devleti sınırları içerisinde, bölgesel adem-i merkeziyet ve federatif bağlar üzerinde örgütlenmiş siyasi ve sosyal hürriyet.'[113]

Ermeni toplumu genel olarak II. Meşrutiyet'i coşkuyla karşılamış, ona büyük umutlar bağlamıştır, iki büyük Ermeni partisi Taşnaktsutyun ile Hınçakyan, Osmanlı partiler sistemine dahil olmuş, Meşrutiyet'e ve Kanun-u Esasi'ye bağlılıklarını ilan etmiştir. Taşnaklar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile 1907'deki kongreden sonra üç kez, 1908'de, 1909'da ve 1912'de ittifak anlaşması imzalamış, 31 Mart günlerinde de Hınçaklarla birlikte İttihatçıların yanında saf tutmuşlardır. Adana olaylarında 20-30 bin kadar Ermeni'nin katledilmesinden sonra ciddi bir güven bunalımı yaşansa da İttihat ve Terakki Cemiyeti-Taşnak ittifakı devam etmiş ve bu ittifak ‘gerici'lere karşı mücadelede işbirliği temelinde açıklanmıştı. Hınçaklar da İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne muhalif siyasi oluşumlarla, Prens Sabahaddin'in Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ile daha sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'yla siyasi ilişki kurmuştur.[114]

Bu siyasi işbirliği denemeleri Ermeni meselesinin siyasi uzlaşma temelinde çözümü ile ilgili bir beklentinin sonucuydu. Özellikle toprak meselesi ve doğu vilayetlerinde yaşanan hak ihlâlleri her zaman gündemdeydi ve dönemin basınında Patriklik'in bu konunun çözümü için Bab-ı Âli'ye verdiği takrirler[115] sık sık haber olmuştur, İttihatçıların meselenin hâlli için attığı adımlar bölgede ağırlığı olan Müslüman unsurun sert tepkisiyle karşılaşmış ve genellikle sonuçsuz kalmıştır.[116]

Reform meselesini böylesi bir siyasi bağlama oturtmak yerinde olur. Yani İttihatçılar dahil herkesin çözülmesi gerektiğinde hemfikir olduğu bir toprak, mülkiyet ve haklar sorunu vardır, ancak 1908'den 1912'ye kadar bu sorunun çözümü için bir şey yapılmamış/yapılamamıştır; sorunlar artarak devam etmektedir.

Meselenin uluslararası boyutunu ise çift kutuplu bir rekabet sarmalının bir halkası olarak kabul edebiliriz. Osmanlı devletinin Doğu vilayetlerini nüfuz alanı olarak gören Rusya'nın İngiliz ve Fransızlarla bulunduğu İtilaf kampı ve bu bölgede onun rakibi konumundaki Almanya'nın Avusturya-Macaristan ve İtalya ile birlikte bulunduğu ittifak kampı... Bilindiği üzere Osmanlı hükümetlerinin ve İttihatçıların en büyük korkusu Rusya'nın bölgeye müdahalesiydi ve bu yüzden reform meselesi 1912'de ilk kez uluslararası arenaya taşındığında Rus müdahalesinin bertaraf edilmesi için İngilizlere inisiyatif alma teklifinde bulunuldu, İngilizler müttefikleri Ruslarla ilişkilerinin bozulmaması için bu öneriyi reddedince İttihatçıların Almanlarla yakınlaşmaktan başka yolu kalmadı. Talat ve Cemal Paşa ile Halil Menteşe anılarında İngilizlerin kendi tekliflerini geri çevirmesini ayrıntılarıyla anlatırlar.[117]

Reform meselesi özellikle 1913'ün bahar ve güz aylarında uluslararası görüşmelerin konusu olur. Balkan Savaşı'nın sonuçlarıyla ilgili görüşmelerin yürütüldüğü Londra Konferansı sırasında Ruslar reform meselesini görüşmek üzere bir konferans toplanması teklifinde bulunurlar. Temmuz ayında Avusturya-Macaristan elçiliğinin Yeniköy'deki yazlık binasında altı devletin büyükelçilerinin katılımıyla bir konferans toplanır. Görüşmeler bir süre sonra iki tarafın katı tutumu nedeniyle tıkanır. Üzerinde görüşülen Ermeni-Rus reform taslağı, altı vilayete[118] yabancı bir genel müfettiş atanmasını, bu bölgede idari ve askeri görevlere Ermenilerin ve Müslümanların eşit sayıda alınmasını, kolluk güçlerinin ve vilayet encümenlerinin yarı yarıya Ermenilerden oluşmasını öngörmektedir. Alman tarafı ise bu projeyi radikal bulmakta ve Osmanlı devletinin bağımsızlığına müdahale olarak görmektedir. Neticede görüşmeler tıkanır, ama en azından meselenin temel noktaları açıklığa kavuşmuş olur. Almanlar ve Ruslar istedikleri sonucu elde etmek için birbirleriyle anlaşmak gerektiğini görmüşlerdir. Nitekim, yaklaşık iki ay sonra, eylül ayında Alman-Rus mutabakatı sağlanır. 8 Şubat 1914'te Osmanlı ve Rus devletlerinin imzaladığı antlaşma büyük ölçüde eylül ayındaki bu mutabakatın sonucudur.

1914'ün şubat ayında imzalanan antlaşma altı vilayeti iki ayrı bölgeye ayırmaktadır, iki bölgenin de başına birer yabancı genel müfettiş getirilmektedir. Bölgede resmi dairelerde Ermenice ve diğer yerel diller de kullanılacaktır. Yapılacak nüfus sayımına kadar encümenlerde nispi temsil oranı uygulanacaktır. Ermeni nüfusun vilayet merkezlerinde çoğunlukta olduğu Van ve Bitlis'te bu oran sayıma kadar yarı yarıya olacaktır. Memuriyetler imkânlar dahilinde yarı yarıya dağıtılacaktır. Genel müfettişin kontrolü altında toprak meselesine çözüm bulunacaktır. Ermeni okulları maarifle ilgili vergilerden Ermenilerin ödediği vergi kadar pay alacaktır ve Hamidiye Alayları ordu bünyesine alınacak ve kademeli olarak lağvedilecektir.

Türkiye'de bazı tarihçiler imzalanan bu antlaşmayı bölgeyi tamamıyla Rusya'ya teslim eden bir adım olarak görmekten hoşlanırlar. Açıktır ki bu düşünce 1915'te yaşanan Ermeni soykırımının haklı gerekçeleri olduğu fikrinden ilham almakladır. Ancak soğukkanlı bir değerlendirme, her kesimin gerekliliğini mutlak olarak kabul ettiği böylesi bir anlaşmanın uluslararası konjonktürün baskısıyla şekillenmiş, Almanya vasıtasıyla Osmanlı devletinin isteklerinin bir kısmının kabul edilmesi ve Rusların bariz bazı tavizler vermesiyle sonuçlanmış bir siyasi uzlaşma olduğunu görecektir.

Antlaşmayla ilgili daha ciddi sorunlar Ermeniler ve Türkler arasındaki ilişkinin müzakerelerin yürütüldüğü süreçte ciddi yaralar almış olmasıyla ilgilidir."[119]



"İLK" SİNYAL: "ADANA İĞTİŞAŞI" VE ÖTESİ



"Senin vicdanın senden

başkasını temsil edemez."[120]



"1909 Nisan'ında, 14 Nisan-27 Nisan arasında, Adana'da büyük can ve mal kaybına yol açan şiddet, ilk bakışta hiç karmaşık değildir. Ağustos 1909 itibariyle hükümetin iğtişaş, yerel hükümet temsilcilerinin vaka, Ermeni kaynakların çoğunun facia, misyoner ve yabancı dilde basılmış kaynakların katliam dedikleri 13 gün süren olaylar hakkında aslında bütün bu söylemler arasında ortak bir payda vardır. Bu da sonuçta pek çok Ermeni'nin ölmüş olduğu konusundaki fikir birliğidir. Fakat bu fikir birliğine hemen varılmamıştır. Nisan'dan Ağustos'a dek süren uzun ve karmaşık bir süreç sonunda hükümetin tavrının değişmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Olayların ardından başlayan cezai süreçte, vali, mutasarrıf ve askeri kadroların değiştirilmesi ve birden fazla Divan-ı Harp ve çeşitli gözlem-denetleme komisyonları ile çeşitlilik gösteren bir sürecin sonucudur.

Bu süreci açınca da, Adanalıların 1908 devrimi sonrası bu 13 günde yaşadıklarının karmaşası ve bu beş ay içinde siyasi ortamdaki dalgalanmalar ortaya çıkar. 31 Mart vakası ile aynı günlere rastlayan ‘Adana Vakası' bize 1908 devrimi ve sonrası Osmanlı devleti için pekçok ipucu verir - en önemli ipucu da devlet içi ve devlet dışı siyasetlerin düz ve net bir çizgi izlemediği, tam tersine kafaların ne kadar karışık olduğudur. Nisan 1909'dan sonra Adana-İstanbul ilişkilerindeki dalgalanmalar beş ay kadar sürer ve hükümetin Adana Ermenileri ile ilgili herhangi bir karara bu süre içinde varamadığını gösterir. Beş ayın sonunda bir tavır alınır. (...)

Sonuçta Cemal Paşa'ya göre 17 bin Ermeni, 1850 Müslüman ölmüştür. Adana Piskoposluğu Raporu'na göre 17.844 Patrikhane Soruşturma Heyeti Raporu 21.361 diyor. Çeşitli konsolosluklara göre 20 bin ölü var. Osmanlı Bankası hasarı 5 milyon lira olarak hesaplıyor. Yine piskoposluk raporuna göre toplam 24 kilise, 16 okul, 2323 ev, 24 han, 3 otel, 2 fabrika, 1429 bağevi, 253 çiftlik, 1002 çoban kulübesi, 523 dükkân ve 23 değirmen hasar görür. O zamanlar Adana'da 20 çırçır fabrikası, 50 han, 12 otel, 12 tiyatro kumpanyası, 20 cami ve 12 kilise var.

Cemal Paşa vali olunca ev ve dükkânların yeniden yapılması için kredi bulur. Bir de inşaat Komisyonu kurar. Dört ay içinde Ermeni mahallesinin yeniden yapılması sağlanır. Iğtişâştan sonra kurulan bu mahalle Çarçabuk Mahallesi adıyla alınır."[121]

"İlk" sinyal olarak da algılanması mümkün olan Adana İğtişaşı'nın planlı olduğunu iddia edenlerin en büyük dayanağı, aynı günlerde Selanik, Erzincan, Erzurum, Konya, Kayseri, Mersin ve Adana'da da benzer nitelikli olayların yaşanmasıdır.

"Kilikya (Adana havalisi), Ermeni nüfusun yoğun olduğu, ancak 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiş bölgelerden biriydi. Zengin bir liman bölgesi olan Adana'da ticaret Ermenilerin elindeydi. Meşrutiyet'in ilanı bölgede zaten hassas olan dengelerin bozulmasına neden oldu. Müslüman-Türk kesim, artık ‘millet-i hâkime' olmadıkları için rahatsızdılar. Ermeniler ise verilen haklardan tatmin olmamışlardı. Anayasanın herkese silah taşıma hakkı vermesi, Türk olsun, Ermeni olsun tüm halkın silahlanmasıyla sonuçlanmıştı. O sıralarda, çevre illerden gelen mevsimlik işçilerin oluşturduğu kargaşa içindeki şehre, 31 Mart Vakasının haberleri ulaştığında iş sadece bir kıvılcıma kalmıştı. 23 Nisan'da Hareket Ordusu İstanbul'a girdiğinde Adana kan gölüne dönmüştü bile.

Olayları soruşturmak üzere hükümet tarafından bölgede incelemeler yapan Kastamonu mebusu Yusuf Ziya (Tengirşenk) ile Tekirdağ mebusu Agop Babikyan'un raporuna göre olaylarda 21 bin Ermeni hayatını kaybetmiştir. Cemal Paşa da anılarında, Adana'da 17 bin Ermeni ile 1.850 Müslüman'ın öldüğünü yazar.[122]

Yusuf Ziya Beyin olaylara ilişkin görüşü (sadeleştirilmiş Türkçe ile) şöyledir: ‘Yabancı müdahalesi sayesinde ayrı bir krallık kurmak amacıyla girişilmiş bir Ermeni ihtilaline kesinlikle inanmam. Eğer böyle bir amaçları olsaydı, topluca dağa çekilir, oradan kendilerini savunabilirlerdi (...) Bundan başka revolver ve av tüfeklerinden başka bir şeyle silahlı olmayan Ermenilerin gelişkin Osmanlı ordusuna karşı gelebileceklerini varsaymak saçma olur. Yabancı müdahaleye gelince, biraz politikadan anlamak, böyle bir fikrin saçmalığını kanıtlamaya yeter.

Müslümanlara gelince onların pek çoğunun, hükümetlerinin, yaşamlarının, dinlerinin tehlikede bulunduğuna gerçekten inandıkları düşüncesindeyim. Cehaletleri böyle bir durumun olanaksızlığını anlamayacak kadar çok idi. İçlerinden birçoğu Ermenilerce verilen küstahça söylevlerle kışkırtılmış (...) bundan başka yağma hırsı çevrenin çapulcularını çekmişti.'

Yusuf Kemal Bey, raporunu hükümete vermesine rağmen Agop Babikyan'ın raporunu vermeden şüpheli biçimde ölmesi, hükümeti zor durumda bırakmış, uzun bir süreçten sonra, tutuklu bulunan 130'u Müslüman, 95'i gayrimüslim (çoğu Ermeni) 225 kişiden, dokuz Müslüman, altı Ermeni suçlu bulunarak 10 Haziran 1909'da idam edilmişti. İdamlardan sonra da olaylar devam etmiş, ortalık ancak, Adana Valisi Cemal Beyin 47 Müslüman ile 1 Ermeni'yi daha idam ettirmesinden sonra durulmuştu.

İttihatçıların II. Meşrutiyet süreci ile başlayan ‘demokratik' hava içerisinde Ermeni cemaatinde yaratmayı başardıkları güven duygusu, Adana olayları ile büyük hasar görmüştü. Ancak, 31 Mart Vakası'ndan sonra iktidara iyice yerleşen İttihatçıların suçluları ortaya çıkarmak için gösterdikleri gayret üzerine ilişkiler düzeldi ve iki örgüt, ‘ilerleme, anayasa ve birlik uğrunda ortak çalışmada bulunma, gericilere karşı mücadele etme ve eski istibdat rejimi zamanında yayılan Ermenilerin bağımsızlık için çalıştıkları yolundaki yanlış düşünceleri silmek için' birlikte çalışmaya karar verdiler. Olaylardan dört ay sonra kabineye bir Ermeni bakan alındı ve 1912 seçimlerinde işbirliği yapıldı. I. Dünya Savaşı arifesine kadar oldukça olumlu biçimde süren ilişkilerin bozulmasından sonra yaşananlar ise herkesin malumu"ydu.[123]



"OLAN(LAR)"!



"Rüzgâr yoksa

dalga da yoktur."[124]



"1800'lü yılların ikinci yarısından itibaren Ermeniler üzerine uygulan şiddet ve yağma hareketleri, imparatorluğun çöküş sürecine girmesinin de itelemesiyle sistemli bir politikaya dönüştürülmüştür. Abdülhamit'in ‘Hamidiye Alayları' bu politikanın çok belirgin bir örneğidir ve bu yıllarda yaşananlar 1915-1916 yıllarının habercisidir. Abdülhamit yıllarında ilgili sorunların çözümü, Kürt aşiretlerinin oluşturduğu ‘çeteler' aracılığıyla sağlanıyor, Hamidiye Alayları adı verilen bu hukuki çeteler yetersiz kaldığında Osmanlı ordusu devreye sokularak sorun hâllediliyordu. Bu durum hükümete dış politikada da bazı kolaylıklar sağlıyordu. Ancak bölgesel çıkarlar -bunu ‘emperyalist politikalar' şeklinde okumakta olanaklı- gündeme geldiğinde Ermenileri anımsayan ‘batı', vicdanını rahatlatma yolunu Osmanlı üzerinden sağlıyordu, bu da emperyalizmin bu bağlamdaki pragmatik yaklaşımını örneklemektedir. Bu örnek devamlılık göstermektedir.

Genellikle bir provokasyonu takiben başlayan yağma ve katliamlar hızla bölgeden bölgeye yayılıyor, zaman zaman ilginç bir şekilde şiddeti azalıyor sonra yine provokasyon olduğu kuşku götürmez bir olayın ardından tekrar ve daha şiddetli bir şekilde başlıyordu. Gerek anılan yıllarda gerekse ele alacağımız ‘tehcir' yıllarında Anadolu'nun birçok ilinde Ermeni nüfus bulunmaktaydı.

Trabzon'dan Erzurum'a, Sivas ve Diyarbakır'dan Ankara, Kastamonu, Bursa'ya dek tüm illerdeki Ermeni halkı bu şiddetten payına düşeni alıyordu. İstanbul ve Trakya illerinde yaşayanlar ise, elçiliklere ve ‘Avrupa'ya yakınlıkları nedeniyle ve konjonktürel durumun kendilerine sağladığı şanstan zaman zaman yararlanıyorlardı!

Abdülhamit ‘istibdadına' karşı ortaya çıkan ve imparatorluğu kurtarma sloganı etrafında örgütlenen Jön Türk hareketi ve 1908 darbesi ile rahatlamayı uman Ermeniler bu umutlarının kısa bir süre sonra söndüğünü gördüler. Çöküşe ‘Pan-Türkizm'le karşı koyma hezeyanına kapılan İttihat ve Terakki yönetimi, iktidara gelişinin ardından Anadolu'daki Ermenileri gündemine aldı, Ermeniler Pan-Türkizm ile Kafkasya-Orta Asya arasında, üstelikte Müslüman olmayan bir halk olarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Emperyalist paylaşım savaşının sonucunda ortaya çıkan kaotik ortam, uzun zamandan beri düşünülen planın uygulamaya sokulması için eşi bulunmaz bir fırsat yaratıyordu. Ve böylece kimi yazarlara göre üç yüz bin, kimilerine göre ise bir buçuk milyon Ermeni'nin ölümüyle sonuçlanacak süreç başladı.

Bugün birçok yazar ulusal kimliklerin oluşmasında bir başka ulusu ‘düşman' olarak görüp mücadelede hedef olarak seçmenin önemi konusunda çeşitli teoriler ortaya sürerler. Bunun doğru olduğunu kabul edersek, Türkler için XX. yüzyılın başlarında ve devamında Rum ve Ermenilere duyulan nefretin realizasyonunu, daha kolay yapmak olanaklı hâle gelir.

Batı'da sürekli toprak kaybeden bitik Osmanlı için kurtuluş Doğu'ya, Orta Asya'ya açılmaktan geçiyordu. Bu yaklaşımın realizasyonu ise ‘Türkçülük' ideolojisiyle yerine getiriliyordu. Kuşkusuz yüzyıllardır ‘ümmet' kavramı ile yetişmiş Osmanlı ‘aydını' için Türkçülük ideolojisinin de somut bir çıkış noktası bulması zorunlu hâle gelmişti. Bu nedenle ‘Türk Yurdu' ve ‘Türk Ocağı' kavramları ‘Hıristiyan unsurlardan arındırılmış bir toprak parçasını' dayatmaktaydı. Ve artık iş sadece eyleme kalmıştı!"[125]

Osmanlı'nın son dönemlerinde meydana gelen kıyımların doruk noktası 1915'i[126] Türkiye'deki sosyalist hareketin önderlerinden, 1916'da doğan ve Osmanlı'nın son dönem öykülerini dinleyerek okuyan Mihri Belli şöyle özetliyor: "1915 iktidardaki İttihat ve Terakki tarafından Alman efendilerinin onayıyla sonunda 1.5 milyon insanın telef olduğu bir soykırıma dönüşen Ermeni tehcirini tezgahladığı şoven duygularının alabildiğine körüklendiği yıldır."[127]



"OLAN(LAR)IN NEDEN"İ YA DA İTTİHATÇI PROJENİN ÖZETİ:

"ISLAH" EDİLMEMİŞ HALKIN "ISLAH" EDİLMEMİŞ BÖLGEYE NAKLİ



"Dikkatsiz insan, ormanda yürür de,

yakılacak odun görmez." [128]



"Olan(lar)"ın ardında, boylu boyunca İttihatçı proje yatmaktadır!

Fuat Dündar'ın izah ettiği üzere, "İttihatçıların Anadolu'nun Türkleştirilmesi nüfus mühendisliğinin, Ermeniler üzerindeki pratiğini anlamak için kurguyu biraz daha geriden almak farz. Bu tarih, 1914'e kadar Osmanlı'nın Bulgarlardan arındırılması ile başlar, Edirne ve Trakya tamamen Bulgarsızlaşır. Akabinde, Rumlara yönelik bir ‘kovma' politikası başlar. Ama söz konusu nüfus, Bulgarlardan onlarca kat fazla ve çok daha geniş bir alana yayılmış durumdadır. Savaşın arifesine kadar tüm 1914 yılı, hükümetin işin içinde olmadığı, operasyonu Teşkilâtı Mahsusa'nın yürüttüğü, ağırlığı Makedon çetelerinden oluşmuş grupların yarattığı korku ortamıyla 150 bin üstünde bir nüfus Trakya ve İzmir'den kaçmaya zorlanır. Balkanlar'daki Pan-Hıristiyan politika ve Cemiyet'in teşvik politikası ile 300 bine yakın Müslüman Anadolu'ya göç eder. Eylül ayına girildiğinde yeni uluslararası konsept gereği, Rumların kovulması politikasına son verilmek zorunda kalınır. Çünkü Almanya, kendi kanatları altında yaratmak istediği bir Osmanlı-Yunan ittifakına zarar verir ve Yunan Krallığı'nı düşman devletlere yanaştırır diye buna karşı çıkar. İttihatçıların boyun eğmek dışında çaresi yoktur.

1915'in başında Balkanlı muhacirlerin büyük bir kısmı, Bulgar ve Rumların yerlerine iskan edilir, geriye bir miktar iskan edilmemiş muhacir kalır. Sıradaki hedef Ermeni yerleşim yerleridir. Hem bu muhacirlere bir an önce barınacak bir yer bulmak gerekir hem de direnişçi kilit coğrafi yerleri bitirmek. Üstelik savaşın sunduğu fırsat sayesinde kolaylıkla Ermeni bölgelerine iskan yapılabilecektir. Çünkü uzun yıllardır, dış devletlerin başta Rusya'nın baskısı yüzünden Osmanlı Ermeni yerleşim yerlerine muhacir iskan edemiyordu. 1915 Şubat'ında Zeytun'da ilk çatışmalar başladığı dönemde, Ayintab civarlarına iskan için sevkedilmiş muhacirler hazır olarak bekliyorlardı.

Muhacirlerin iskan sorununun Ermeni olaylarının çıkmasındaki rolünü Sadrazam Said Halim Paşa hiç kuşkuya yer vermeyecek biçimde şöyle ifade eder: ‘Ayrıca son yıllarda Türklerin elinden çıkan vilayetlerden Anadolu'ya göç eden Müslümanların yerleştirilmeleri konusunu da düşünmek gerekir'. Bu izahat Sadrazam'ın Alman Maslahatgüzarı Hohenlohe'a Ermeni tehcirini izah etmeye çalışırken öne sürdüğü nedenlerden biridir. Hem ayrıca, Ermeni tehciri ile ilgili yazılmış ilk talimatnamelerin tümünde de ‘muhacir'lere yönelik maddeler vardır; boşaltılan Ermeni köylerine muhacirler iskan edilecektir.

Ermeni direniş bölgelerini muhacir iskanı ile hâlledeceğini sanan İttihatçıların zaten her derde tek bir reçeteleri vardır: Nüfusun yer değiştirmesi. Mart ayı başında Talat Paşa emreder, ‘Ermenilerin harekât ve faaliyetleri tezayud eden menatıkda son derecede şiddet ve süratle hareket olunmak ve her vakayı müessir ve katı vesait ile mahallinde esbabı vukuyla birlikte imha etmek icap eder'. İmhanın sadece ve sadece silahlı Ermenileri değil, ama bir adım ötesi ‘sebepleriyle' birlikte imhası, bizlere şiddetin uygulandığı kütle hakkında ufak bir fikir verir.

Bu Zeytun'da da tekrarlanır. Çok miktarda asker kaçağı barındıran bu bölgeyi hedef alan Şubat 1915 operasyonu, kanlı çarpışmaları tetikler. Her direnişin ezilmesini ailelerin sürgünü takip eder. Zeytun sorununu çözmek için Zeytun Ermenisizleştirilmelidir. Daha doğuda, benzeri yer değiştirme operasyonları olsa da, Ermenilerin Kilikya dediği bu bölgedeki sürgünler, İstanbul'daki Ermeni örgütlerinde büyük bir heyecan yaratır. Rumlara yapılanlar hatırlardadır, bir benzeri şimdi Ermenilere uygulanmaktadır.

Ermenilerin sürgünü ve muhacirlerin iskanı yaşananların basit bir asker kaçakları peşine düşmek olmadığı, derinlerdeki bir Türkleştirme politikasının görünürdeki küçük bir buzdağı kısmı olduğuna dair hiç kuşku yoktur. İstanbul istim üzerindedir, başkentin düşmesi bir an meselesidir, İttihatçılar açısından da ufak bir direniş odağına bile tahammül yoktur. Bugünler aynı zamanda, Çanakkale'ye olası bir kara çıkarmasının beklendiği günlerdir. Uzun yıllardan beri beklenen, Ermeni örgütlerine karşı operasyon başlar.

Aralarında Taşnak'ın bulunduğu örgütler ile uzun yıllardır sürdürülen siyasi mücadelelerin son virajına girilir. Söz sırası şimdi, savaş gerek ve gerekçeleri ile birlikte iktidar gücünü arkasına almış olan İttihatçılardadır. 24 Nisan gecesi 250, birkaç gün içinde 2400'ü aşacak bir Ermeni aydın kütlesini hedef alan bir polisiye operasyon yapılır. Bu operasyonların asıl sebebini Talat Paşa anılarında şöyle itiraf eder: ‘Anadolu'nun çeşitli yerlerinde sevkiyat başlayınca, bu İstanbul'daki Ermeniler arasında ve özellikle komitelerde büyük heyecan yarattı. Ermeni komitelerinin yönetim merkezi, yani dış örgütün beyni İstanbul'da bulunuyordu. Bu şehir aynı zamanda bütün askeri hareketlerin de merkeziydi.'

Toplu ve genel bir isyan kararı almamış olmasına rağmen, bu operasyon, sonun geldiği şeklinde algılanır ve Ermeni komitelerinin Anadolu'daki şubeleri tayakküz durumuna geçirir. Direniş ya da isyan, benzeri her çatışma, Osmanlı ordusunu daha bir panik havasına sokar, şiddet ve tahrip katmerlenir.

Zaten Ermeniler tarafından, 1914 Şubat Reformları'nın savaş gerekçesiyle iptal edilmiş olması bir işaret olarak algılanır, 24 Nisan tutuklamalarıyla beraber Ermeni direnişleri dalga dalga 6 vilayette yayılır.

Ancak gerçek kırılma noktası, Van'ın Ruslar tarafından işgalidir. İlk defa, bu büyük savaşta, bir kent barındırdığı bir halkın örgütlediği bir direnişle düşer. Bu andan itibaren, sadece Ermeni örgütleri değil, tüm Ermeni nüfusu hedef alınır. ‘Bataklığı kurutma' hedefi ötesinde olası Rus işgalinin bölgede kalış süresini azaltmak için de tüm nüfus sevk edilmeliydi. Daha öncesinden başlasa da 23 Mayıs tarihli Talat Paşa'nın gizli telgrafıyla resmileşen Sivas, Diyarbakır, Elazığ ve Trabzon dışındaki, sınır illeri ve Kilikya bölgesi Ermeni nüfustan arındırılmaya başlanır.

Van'ın düşmesinden sonra, ‘Kasap taburları' denilecek Cevdet Bey'in emrindeki taburlar, intikam ve korku hislerini, geri çekilme sırasında tüm bölgeye yayarlar. Mayıs'ın ortalarından itibaren Ermeni sivil halka yönelik kitlesel katliamlar duyulmaya başlanır. 21 Haziran'da da İzmir, Edirne ve İstanbul dışta tutularak Anadolu'daki ‘istisnasız tüm Ermeniler' Zor bölgesine sevk edilir. Ancak ihtida etmiş, öksüz-yetim çocuklar ve Müslümanlarla evlenmiş kadınlar, asker ve sanatkâr aileleri istisna olacaktır. Bahar 1916'da bu gruplar dışında en az 800 bin Ermeni sürülür.

Çok geçmeden ‘müsait ahval ve şartlardan istifade' diyerek Ermeni varlıklarının ve köylerinin Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi Talat Paşa tarafından emredilir. Söz konusu olan milyonu aşkın bir nüfusun boşalttığı bir alan söz konu olduğundan, boşaltılan köylere iskan etmek için göçebe Türk aşiretleri araştırılır.

Ermenilerin sevkedildikleri bölgede Şükrü Bey, iskan işlerini yürütmek üzere, Halep'e atanır. Başta Zor, Suriye, Musul'un batısı ve Halep'in doğusunun iskan bölgesi olarak ayrılır. Ancak zamanla sadece Zor ve Suriye bölgesi Ermenilerin yerleşimine müsade edilen bölgeler olurlar.

Talat Paşa Anadolu'da ihtida ederek kalmış olan Ermenilerin izini sürerken, Şükrü Bey yüzde 10 oranına uygun olarak Ermenilerin yerli Müslüman arasında dağıtılması için uğraşır, söz konusu olan tam bir toplumsal mühendisliktir (social engineering). Bu oranın aşıldığı bölgelerde artık nüfus yeniden ve yeniden sevke tabi tutulur.

Urfa'dan gönderilen bir grup belirlenen oranı aştığı için Musul'dan tekrar Zor'a gönderilir. Diğer yandan Zor mutasarrıfı da kendi ‘artık Ermenileri'ni bir başka bölgeye gönderme telaşındadır. Aç, susuz, perişan hâldeki konvoylar, iktidarın çizdiği yüzde 10 oranını sağlansın diye bir ordan bir buraya kayıplar vere vere sevkedilirler.

Son bir paragrafla İttihat'ın Ermeni politikasını izah etmek gerekirse, iki noktada toplamak mümkün. Bir, ‘komitacılık ruhunu' ezmek amacıyla bir milletin diri unsurlarını-milleti millet yapan tüm unsurlarını- kurumsal veya kişisel ortadan kaldırmak. İki, geriye kalan kitleyi ‘mufid' bir unsur hâline getirmek için, 50 yıldan beri bir türlü ‘ıslah' edilmemiş ve çöl ikliminin hüküm sürdüğü bölgeye sevketmektir."[129]

İttihatçılarca da, sermayenin Türkleştirilmesi için yapılan budur!

Özetle "1915'te kıyımı planlayan bir grup insan vardı: Teşkilât-ı Mahsusa'nın o zamanki başkanı Bahaeddin Şakir. Doktor Nâzım vb. Bunun ekonomik temelli ya da nüfus politikası temelli entelektüel zeminini hazırlayanlar vardı: Talat ya da Kara Kemal gibi. Toplumda buna uygun havayı hazırlayacak yazıları yazan ‘aydınlar' da vardı."[130]

Bu noktada varsın kimileri, "Ermeni soykırımı oldu mu, olmadı mı? Bu sorunun yanıtı, ‘soykırımı' nasıl tanımladığınıza bağlı olarak değişecektir. İster ‘Ermeni soykırımı olmuştur' deyin, isterseniz de ‘Hayır, olmamıştır,' deyin, sonuçta değişmeyen bir gerçek var: Binlerce Ermeni, çocuk, kadın demeden tehcir sırasında ölmüştür. Ve bu utançtan Osmanlı yönetimi sorumludur."[131]

Örneğin, "1914 yılında 141 bin Ermeni'nin yaşadığı Sivas'ta 1915 sonrasında 8 bin 97 Ermeni kalmış. Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Trabzon ve Elazığ'daki toplam 471 bin 928 Ermeni'nin tümü başka yerlere sürülmüş. Ortaya çıkan sonuç bu olmuştur..."[132]

Bu çok açık değil mi?[133]

Bu konuda ‘Ermeni Meselesi Hâllolunmuştur'[134] başlıklı çalışmasında Taner Akçam, Dâhiliye Nezareti şifre kalemi kayıtlarından Soykırımın izlerini kronolojik olarak sürerken, kayıtlardan soykırımın belli bir plan dâhilinde yapıldığının kanıtlarını ortaya koyar.

Örneğin, "Osmanlı Hükümeti'nin Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca Ermenilere karşı politikaları, savaşın getirdiği zorunlu bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmamış, bunun çok ötesinde, ‘dert' olarak tanımlanan Ermeni reform sorununun, Talat Paşa'nın kendi sözleriyle, esaslı bir şekilde sona erdirilmesi ve tamamen yok edilmesi amacıyla gündeme getirilmiştir."[135]

Dâhiliye Vekâleti Şifre Kalemindeki kayıtlar da şunları haykırmaktadır: "Tehcir ve kırım kararı, esas olarak İttihat ve Terakki Merkez komitesi'nin bir kararı ve eylemi olarak gündeme gelmiştir. Konuya ilişkin doğrudan suçlayıcı belgelerin bölgelere parti eliyle dağıtıldığını biliyoruz. İttihat ve Terakki yöneticileri, olayın planlayıcıları olarak, imhaya ilişkin yazılı belge bırakmamak konusunda yeteri kadar titiz davranmışlardır... Eylem sırasında çifte haberleşme sistemi geliştirmişler ve resmi kanalları sadece tehcirin ‘resmi' boyutuna ilişkin sorunlar için kullanmışlardır. İmhaya ilişkin emirler bölgelere başta İttihat ve Terakki Katib-i Mesulleri olmak üzere özel kanallardan yollanmıştır... İmha emirleri ve eylemi her ne kadar parti kanalıyla hayata geçirilmiş olsa bile, tehcir bir Hükümet politikası olarak uygulanmış ve tüm devlet çarkı harekete geçirilmiştir. Bu nedenle, eylem sırasında, en küçük yerleşim yerinden vilayetlere ve oradan da tekrar en üst siyasi karar mekanizmalarına kadar yüzlerce, binlerce yazışma yapılmıştır. Bu belgelerin tümüyle imha edilmesi imkânsızdır... Başbakanlık Arşivi'ndeki mevcut bilgi malzemesi, Ermenilere yönelik politikaların imha amacına yönelik olduğunu yeteri açıklıkta göstermektedir."[136]

Bir kez daha tekrarlamak pahasına vurgulayalım: Anadolu coğrafyasından Gayrimüslim unsurların kazınması, göç ve iskân politikası ile gerçekleştirilerek, Anadolu Türkleştirilmiştir.

Kaldı ki Akçam, yok etme politikalarının provasının savaş öncesinde 1913-1914 yıllarında Ege'de Rum kökenli vatandaşlarına uygulandığının kanıtlarını vererek, Rum kökenli vatandaşların tehciri ile Ermeni vatandaşların tehciri arasındaki doğrudan bağı ortaya çıkarır. Savaş öncesi 1912 Selanik kongresinde alınan kararlar gereği gayrimüslimlerin yok edilmesi planı, Ege'de başarıyla uygulanırken, bir anlamda savaş içinde gerçekleştirilecek Ermeni Soykırımının etüt çalışmalarının yapılıp, Teşkilât-ı Mahsusa tarafından alt yapısının hazırlandığını söyleyebiliriz.

Zihniyetin devamlılığı yanında kadro devamlılığı da vardır. Bu provanın önemli aktörleri Dr. Reşit, Albay Pertev Bey (General Demirhan), Şükrü Kaya ve Dr. Nazım gibiler 1915 Ermeni Soykırımının de önemli aktörlerindendir. "Eldeki tüm Osmanlı kaynaklarının bize gösterdiği gerçek şudur: İttihat ve Terakki, uygulamasına Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Ege bölgesinde başlamak üzere Anadolu'nun, kendi ifadeleri ile ‘gayri-Türk unsurlardan arındırılması' doğrultusunda bir plana sahip olmuş ve savaş yıllarında bu planı tüm Anadolu sathına yayarak hayata geçirmiştir."[137]

Bu Türkleştirme politikalarının iki önemli ayağı ise şudur: "Birincisi, devlet varlığı için ciddi bir tehdit olarak telakki edilen ve vücuttaki tümörler olarak tanımlanan gayrimüslimlerin (esas olarak Hıristiyanların) Anadolu'dan tasfiye edilmesi; ikincisi Türk olmayan Müslüman toplulukların kültürel asimilasyonları."[138]

İttihat ve Terakki iktidarı süresince inanılmaz bir toplum mühendisliği örneği vermiştir. Asimilasyonun (temessül) yolunu yordamını bilmektedir. Gayri-Türk unsurların asimilasyonunun yanında, bir şekilde sağ kalan ve tehlike teşkil etmeyen Ermenilerin de asimilasyonunu amaçlamaktadır. Bu amaca ilişkin Talat'ın 20 Nisan 1916 tarihli telgrafında bu konuda talimat verilmekte ve "Erkekleri nakledilen Ermeni ailelerinin Ermeni ve ecnebi bulunmayan köy ve kasabalara bi't-tevzi' müteferrik [dağınık] surette iskânlarının icrasıyla bulundukları mahallerde temessül [asimile] ettirilmeleri" istenmektedir.[139]

Özetle Türkçülüğün miladı olarak Balkan yenilgisi sonrası gösterilmesine rağmen, İttihat ve Terakki Balkan savaşının öncesinde bu zihniyete sahiptir. Balkan yenilgisi, sadece gizli ajandasını uygulama iklimini yaratmıştır. İttihat ve Terakki gizli ajandasının ön çalışmalarını savaş öncesinden başlatmıştır. Politikalarını uygulayabilmek için ayrıntılı nüfus çalışmaları yaparak, nüfus bileşenlerinin ayrıntılı listelerini çıkarıp nüfus bilgilerini güncelleştirerek alt yapısını hazırlarlar...



ORTAYA ÇIKAN(LAR): "ERMENİ MALLARINI KİMLER ALDI?"



"Yalan korkaklığın tortusudur.

Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma."[140]



Bir notun altını çizerek, [141] sözü Ayşe Hür'ün satırlarına bırakıyorum...

"24 Nisan 1915'te İstanbul'da Ermeni Cemaati'nin tüm önde gelenleri evlerinden toplanarak Ayaş'a doğru yola çıkarılmışlar, ülke çapındaki tehcir ise resmen 27 Mayıs 1915'te başlamıştı. İttihatçılar, tehcirin hemen ardından Ermenilerden kalacak mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuatı ilan etmişlerdi. 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameye göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye memurundan oluşacak Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları kuracaktı.

İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey, konu mecliste görüşülürken, bu malların terkedilmiş olduğunu söylemenin yasalara aykırı olduğunu, çünkü Ermenilerin bu malları terk etmediklerini, bırakmaya zorlandıklarını söylemişti ama elbette kulak asan olmamıştı. Talimatnameye göre komisyonlar sevkıyatın ardından terk edilen evleri mühürleyecek ve içlerindeki eşyalarla birlikte kıymet takdirleri yapıldıktan sonra kayıt altına alacaklardı. Geride kalan menkuller içindeki hayvanlar, emlak ve araziden elde edilen tarım ürünleri ve bozulması muhtemel mallar müzayede usulüyle satılacak ve bedelleri sahipleri adına mal sandıklarına teslim edilecekti. Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar tutanakla tespit edilecek ve mahallinde muhafaza edilmeleri sağlanacaktı. Kâğıt üzerinde kararlar pek güzeldi ama acaba uygulama nasıldı?

Ocak 1916'ya kadar 33 Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu kuruldu. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin kendileri ya da vekilleri aracılığıyla iki ay içinde komisyonlara başvurması gerekiyordu. Ülke dışında olanlar için süre dört aydı. Başvuru sahipleri tebligat için komisyonun bulunduğu mahalde bir ikametgâh gösterecekti. Alacaklı kimse komisyonun takdir ettiği miktara 15 gün içinde itiraz edebilecekti. İtiraz bidayet hukuk mahkemesine yapılabilecekti ama mahkemenin kararı kesin olup, temyiz yolu kapalıydı.

Resmi tarihçilerin bu pek öğündükleri sistemin nasıl işlediğini merak etmişsinizdir elbette. Ama merak etmeye devam edeceksiniz çünkü, bu defterler ortada yok! O hâlde başka kaynaklara bakalım. Öncelikle yerine göre 1 saat ile 15 gün süre verilerek Der Zor çöllerine sürülmüş olanların bu prosedürü yerine getirmesinin imkânsız olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Zaten başka kaynaklardan da biliyoruz ki, Ermenilerin el konan mallarının bir kısmı, yerel Türk, Kürt ve Çerkeş önde gelenleri tarafından talan edilmiş, bir kısmı Balkanlar'dan gelen muhacirlere dağıtılmıştı. Bir kısmı ‘Müslüman-Türk' sermayedar yaratmak için bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük bedelle veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara verilmişti. Bazı binalar ile tarla, bağ ve bahçelerin ürünleri satılarak gelirleri orduya verilmiş, bazı binalar hapishane, okul, hastane ve karakol binası olarak kullanılmıştı. Kalan para da Ermenilerin tehcirinin masrafları ile bazı bölgelerde Ermenileri katleden milislerin masrafları için harcanmıştı! Dolayısıyla, ortada Ermenilere iade edilecek para kalmamıştı...

Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi ile teslim bayrağını çekmesinden sonra, İtilaf Devletleri 1 Kasım'da bu konuda bir kararname çıkarttılar ama ülkenin içinde bulunduğu koşullar yüzünden kararı uygulamak mümkün olmadı. Peki, Osmanlı'nın devamı olmadığının altını özenle çizen Milli Mücadele kadroları bu konuda ne yaptı? Şunları yaptı: Müdafaa-i Milliye Vekili (Savunma Bakanı) Fevzi (Çakmak) Bey, Meclis'in 22 Ocak 1921 tarihli gizli oturumunda, ülkede hâlen çoğu Karadeniz bölgesinde olmak üzere 800 bin kadar Hıristiyan bulunduğunu söyleyerek, gayrı Müslimlerin ekonomik hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı belirtti. Generale göre Hıristiyanlardan askerlik için bedel-i nakdi alınması ve bunların imalathanelerde, yol, köprü, tünel gibi bayındırlık işlerinde çalıştırılması gerekmekteydi. Fevzi Bey'in bu önerisi karşısında, Malatya Mebusu Fevzi Efendi ‘yaşa!' sesleri arasında ‘Efendiler, Ermenilerin denaatı, ihaneti malumdur' demiş, Ermeni, Rum ve Yahudilerden 500 Lira bedel-i nakdi alınmasını, hem de bunların Erzurum'a, Sivas'a yollanıp yollarda çalıştırılmasını istemişti. Ardından da; ‘Maksadım onların ezilmesidir.' diye eklemişti. Bu önerilerle, İttihatçıların 1914'te Ermenileri ‘Amele Taburları'na alıp, imha etmeleri arasındaki benzerlik çarpıcıydı.

Ermenilerden geriye ne kadar gayrı menkul kaldığını bilmiyoruz. Çünkü o döneme ait tapu kayıtları araştırmacılara açık değil. Hatırlanacağı gibi 2005 yılında, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, kendi arşivinde bulunan Osmanlı dönemine ait tapu kayıt belgelerini TARBİS (Tapu Arşiv Otomasyonu) adlı proje kapsamında Türkçeleştirerek, bilgisayar ortamına aktarmak ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne devretmek istediğinde Milli Güvenlik Kurulu Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanlığı böyle bir girişimin ülke menfaatleri açısından sakıncalı olduğunu belirterek girişime engel olmuştu.

Madem kendi ülkemizdeki kaynaklardan bilgi edinemiyoruz, o hâlde zorunlu olarak yabancıların söylediklerine bakmak durumundayız. Bu kaynaklardan biri Britanya Dışişleri Arşivi. Buradaki bir belgeye göre 1918'de sabık Britanya Başbakanı Sir James Baldwin ve yardımcısı Herbert Asquith, yeni Başbakan Ramsey McDonald'a Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilere niye maddi yardım yapılması gerektiğini anlatan raporlarında şöyle diyorlar: ‘Toplam beş milyon Türk pound'u (yaklaşık 33 ton altına eşdeğer) Türk Hükümeti tarafından 1916'da Berlin'deki Reich Bank'a yatırılmıştır. Bunun büyük bir miktarı Ermenilerin parasıdır.' Deutche Bank'a yatırıldığı rivayet olunan Ermeni altınlarının miktarı ise bilinmemektedir.

Ermeni Ulusal Konseyi adlı bir Ermeni örgütünün 1919'da Paris'te hazırladığı rapora göre 1915-1917 Tehciri'nde el konulan mallarının yaklaşık değeri 19 milyar Fransız Frankı'na ulaşmaktadır. (1914'ten 1915 sonuna kadar 1 Osmanlı Lirası, 22,8 Fransız Frankı'dır.) Aynı örgütün iddiasına göre, Ermenilerin Osmanlı bankalarındaki paralarına el konduğu gibi, Avrupa bankalarındaki paralarına da el konulmuştur. 1925'te ABD Senatosu'nda yapılan görüşmelerde, Ermeni mallarının bedelinin yaklaşık 40 milyon Dolar olduğu tahmini yapılır. Günümüzde bazı Ermeni araştırmacılar tehcirden sonra el konan Ermeni servetinin 14.5 milyar Frank'a (bugünün parası 100 milyar Dolar) tekabül ettiğini ileri sürüyorlar.

Talat Paşa, işi Ermenilerin Amerikan sigorta şirketlerindeki paralarını istemeye kadar götürmüştür. Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau anılarında Talat'ın, ‘Keşke Amerikan hayat sigortası şirketlerine başvursaydınız da Ermeni poliçe sahiplerinin tam bir listesini bize göndermelerini sağlasaydınız. Nasıl olsa hepsi öldü simdi, parayı alacak mirasçıları da yok. Tabii ki bunun tümü devlete kalır. Hükümet şimdi yasal olarak mirasçı durumundadır yapar mıydınız bunu?' dediğini anlatır.

7 Ağustos 1921'de Başkumandanlık Kanunu ile Meclis'e ait tüm yetkileri üzerinde toplayan Mustafa Kemal, düşmana karşı savaşın finanse edilmesi için ‘Tekâlif-i Milliye' emirlerini çıkartmıştı. Kanundaki ‘On Emir'den altı numaralısı ‘Ülkeyi terk etmiş olanların hazineye geçmiş olan mallarından ordu ihtiyacına yarayacak olanlara el konulacaktır' diyordu. Buraya kadarı gayet anlaşılırdı, ancak 25 Aralık 1921'de İstanbul'daki Divan-ı Örfi Mahkemesi'nde, tehcirde katliamlara emir verdiği için suçlu bulunup idam edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey ile 14 Ekim 1922'de ise aynı mahkemede aynı gerekçe ile idam edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in önce ‘milli şehit' ilan edilmesi, ardından da ailelerine ‘Emval-i Metruke' faslından maaş bağlanması pek manidardı.

Nitekim Kemalistler, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Osmanlı'nın diğer borçlarını üstlendikleri hâlde, Ermeni mallarının iadesine yanaşmadılar. Lozan'da Türkiye'nin üstlendiği borçlar arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında, Tekâlif-i Harbiye Kanunu uyarınca, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere el konulmuş gayrimüslim malları da vardı. Ancak anlaşma imzalanır imzalanmaz, Türkiye bu borcundan nasıl kurtulacağına kafa yormaya başladı.

Önce Eylül 1923'de Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu'dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı. 3 Nisan 1924'te Mahsub-i Umumi Kanunu'nun 2. maddesinde değişiklik yapılarak, Birinci Dünya Savaşı için mallarına el konmuş gayri Müslimlere ödeme yapılmaması sağlandı. Ağustos 1926'da, devletin, Lozan'ın yürürlüğe girdiği 19 Ağustos 1924'den önce gayrı Müslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi. 2 Şubat 1927'de çıkarılan bir kararname ile daha önce ‘milli şehit' ilan edilmiş olan Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in eşi ile çocuklarına İstanbul'da Ermenilerden kalan 20 bin lira değerinde gayrı menkul tahsis edildi.

Mayıs 1927'de, Lozan'dan sonra ülke dışında olanların Türk vatandaşlığından çıkarılacağına dair kararname ilan edildi. Aralık 1927'de tehcir suçlusu Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in geride bıraktığı ailesine Ermenilerden kalan mallar verildi. Tahsisler bununla kalmadı, tehcirde en kanlı eylemlere imzasını atmış kişilerden Teşkilât-ı Mahsusa liderlerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve Tiflis'te Cemal Paşa'yla suikasta uğrayan yaveri Nusret Bey'in ailelerine Ermeni malları verildi. Ama daha vahimi Cumhuriyet'in sembol binalarından biri olan Çankaya Köşkü el konmuş bir Ermeni arsasına inşa edildi! Anlayana bunlar çok şey söylüyor...

1914 kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise, 451 manastır ve 2 bin okul vardı. Tehcirden sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi, merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek oldu. Gerisi ambar, depo ve tavla olarak kullanıldı. Meclis'in ırkçı-Türkçü kanadından Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir'e yolladığı 25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, ‘Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa bunun Türkiye'ye büyük bir hizmet olacağını' söylüyordu. Sözü edilen, Ortaçağda Ermeni Krallığı'nın başkentiydi. Karabekir anılarında, Rıza Nur'un teklifini reddettiğini, çünkü Ani kalıntılarının İstanbul surları gibi geniş bir alanı kapladığını ve böyle bir işi başarmanın çok zor olduğunu, dahası böyle bir girişimin geride kalan Ermenileri rahatsız edeceğini yazmıştı. Ama sonraki dönemlerde Rıza Nuri zihniyeti galip geldi ve Ani yıkılmaya terkedildi. 1924 tarihli Lozan Barış Antlaşması'nın 42. Maddesi ‘Türk hükümeti kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam koruma altına alınmasını garanti eder' dediği hâlde, 1974 tarihli UNESCO Raporu'na göre geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. O tarihten sonra bunların 464'ü tamamen yıkıldı. 252'si yıkılmaya terk edildi, 197'si ise ciddi restorasyon gerektiriyor. Ancak Van'daki Ahtamar Adası'ndaki Surp Haç Kilisesi'nin restorasyonu sırasında yaşanan olaylar belleklerde tazeliğini koruyor."[142]

Evet, evet Ermeni malları ne oldu?

Bunun yanıtı orta yerde olsa da, bir örnek de Türk Ocak'larından: "Ocaklara sürekli bir gelir kaynağı olmak üzere Rum, Ermeni Kiliselerine ait akarattan ya da tevzi dışı kalmış olan mallardan bir bölümünün Ocaklara belli bir karşılıkla ya da mübadillere bırakılmayan sahipsiz yapıların taktir bedeli suretiyle Ocaklara verilmesi..."[143]

Yeter mi?!



VE "RESMİ GÖRÜŞ"



"Acı gerçek,... ‘bizi yükselten'

yalandan daha yararlıdır."[144]



İyi de bu gerçekler karşısında "resmi görüş" ne?

"Ermeni eylemciler tarihin ilk teröristleridir,"[145] diyen Hasan Celal Güzel'in yansıttığı mı?

"Osmanlı İmparatorluğu'nu içten yıkmak için azınlık unsurları kullanan emperyalist güçler, kendi çıkarları doğrultusunda Ermenileri de kullanmışlar ve bir Doğu Sorunu'nun yaratıcısı olmuşlardır,"[146] diyen Orhan Çekiç'in maruzatı mı?

"Ermeniler doksan yıldır iddialarını dünyaya kabul ettirmek için sayısız belge ve söylem uydurdular,"[147] diyen Türkkaya Ataöv'ün külliyatı mı?

Ya da "Osmanlı belgelerini inceleyen ABD'li tarihçi Shaw Stanford, Ermenilere katliam yapılması talimatının verilmediğini yazdı,"[148] diye haykıran Şükrü M. Elekdağ mı?

Veya "Ermeni meselesinde fikir ve ifade özgürlüğünden yanayım. Fikirlerinden dolayı bugüne kadar kimseyi vatana ihanetle suçlamadım. Bunun hukuken kanıtlanması gereken bir suç olduğunu biliyorum. Ama konu sadece ifade özgürlüğünün arkasına saklanacak kadar basit değil,"[149] diyerek "aba altından sopa gösteren" Gündüz Aktan mı?

Yoksa "Ermeni meselesinin dünya kamuoyunda doğru değerlendirilmesi için kine karşı kinle cevap vermek hata. Türkiye tezlerini, suçlama, kötüleme düşmanca tavırlar takınmayla değil, olayların farklı boyutlarını daha sık ve etkin biçimde aktaracak yaratıcılığı gösteren yapıtlar oluşturarak savunmalı,"[150] diyen Yılmaz Argüden mi?

"Olmayan bir soykırımı kabul etsek ne olur, etmesek ne olur,"[151] diyen lakaytlığıyla Toktamış Ateş mi?

"Aklı başında, vicdan sahibi, çağdaş bir insan Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında yaşanan ‘1915 faciası'nı ya da ‘trajedi'sini hiçbir zaman onaylayamaz...

Ama... Sözde soykırım davası bu yüzden XXI'inci yüzyılda fokurdatılıyor..."[152]

"Ermeni soykırımı savı yüzyıl sonra Avrupa tarafından Türkiye'nin karşısına çıkarıldı; ‘Batı' bu işi durup dururken yapmıyor, ‘sebeb-i hikmeti' yakında anlaşılır.

Olay nedir?.. (...)

Emperyalizm ustadır, Ermeni soykırımı savını Türkiye'ye dönük siyasetine dönüştürmesi elbette boşuna değildir,"[153] hamasetiyle İlhan Selçuk mu?

"Genelkurmay tarafından açıklanan arşiv belgelerinde ‘Hınçak' terör örgütünün Fransa bağlantısı ve yaptığı katliamlar net bir şekilde ortaya konuyor";[154] ya da "Ermeniler, yüz yıla yakın bir süre, her gün giderek artan bir ölçüde "Ermeni sorunu"nun tek yanlı olarak propagandasını yapmakta ve kendi çıkarlarına uygun kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadırlar,"[155] türünden sözler veya benzerleri[156] mi?

Bunlar ya da benzerleri, nasıl sunulursa sunulsun, inandırıcı değil!

"Neden" mi?

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'na karşı İsviçre'de başlatılan girişim, Türk tarihçilerini ayağa kaldırdı. 29 üniversiteden 79'u profesör, 41'i doçent, 123'ü yardımcı doçent olmak üzere 353 tarihçi, bir bildiri yayınlayarak Halaçoğlu'na destek verdi. Aralarında Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın da bulunduğu tarihçilerin bildirisinde şöyle denildi:

"1915 yılında uygulanan Ermeni tehciri önceden planlanmış bir girişim değil, Birinci Dünya Savaşı'nda değişik cephelerde çarpıştığı sırada Ermeni çeteciler tarafından çeşitli bölgelerde arkadan vurulan Osmanlı ordusunun güvenceye alınması ve Müslümanlar ile Ermeniler arasında çıkmış bulunan çatışmaların büyümesinin önlenmesi amacıyla ve sadece mecburiyet dolayısıyla tatbik edilmiş geçici bir önlemdir.

Düşman ordusuyla yapılan fiili işbirliğine son verilmesi maksadına yönelik olan bu uygulamanın, muhtemel bir isyana karşı önceden düşünülmüş bir tedbir olma özelliği ise, hiçbir şekilde bulunmamaktadır."[157]

Ardından da eklendi: Ortak araştırmaya hazırız...

Sonrası da şöyle oldu: "Mardin'de, köylülerce mağarada bulunan kafatası ve kemikleri 1915 yılında katledilen Ermeni ya da Süryanilere ait olup olmadığı iddiasını araştırmak üzere atılan ikinci adım da sonuçsuz kaldı: İsveçli Prof. David Gaunt, ellerindeki fotoğraflarda yer alan kafatası ve kemiklerle mağaradakilerin ‘aynı' olmadığını öne sürerek araştırmaya son verdi. Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Yusuf Halaçoğlu'ysa mağaraya sızan yağmur suyu yüzünden kemiklerde bir bozulma oluştuğunu, fakat kemiklerin yok olmadığını söyledi.

Nusaybin'daki Kuru Köyü'nde, bir mezar yeri için kazılan araziden geniş odalı bir mağara, mağaradan da bir çok kemik çıktı. İsveç'te ‘soykırım uzmanı' olarak görev yapan Prof. David Gaunt, mezarın 1915 ve sonrasında katledilmiş Ermeni ve Süryanilere ait olabileceğini iddia etti. İddianın İsveç Parlamentosu'na taşınması üzerine Halaçoğlu, Gaunt'a ortak araştırma önerisinde bulundu. 24 Nisan 2007'de ilk inceleme yapıldı. Ancak Gaunt'a göre, fotoğraflarda gördüğü kemiklerle mağaradakiler çok farklıydı: ‘Kafataslarını ve büyük kemikleri aradım, hiçbiri yoktu. Bir-iki küçük kemik vardı. Ekim-kasımda çekilmiş fotoğrafları gördüğüm için çok şaşırdım.'

Halaçoğlu'ysa ‘Yağmurla içeriye yarım metre su dolmuş, biraz da toz toprak girmiş ve kemiklerin üzeri örtülmüş' dedi. Halaçoğlu'na göre araştırma, mağara Roma dönemine ait olduğu anlaşıldığı için son buldu: ‘Dedim ki, parça ister misiniz, topraktan analiz yapacak mısınız? Yok, dediler. Çünkü kemikler Roma dönemine aitti. Eline kazmayı da verdik, küreği de. Bakmadı bile.'

Gaunt'sa kuşkulu: ‘Toprağı kazıp örnek alabileceğimi, bazı küçük kemikleri alabileceğimi söylediler. Bunun bilimsel çalışma için yeterli olmayacağını, normal bilimsel prosedürü takip edip etmediğimizden emin olmadığımı söyledim.'

Mardin Süryanisi Sait Yıldız da üzgündü: ‘Gelmeden önce mezarın temizlendiğini duymuştuk. Ama bu kadarını tahmin etmedik.'

Daha önce de TTK ile Ermeni tarihçi Ara Sarafyan, Harput Ermenileri üzerine araştırma yapmak üzere sözleşmiş, ancak Halaçoğlu'nun 1915 yılı Harput'una ait belgeler bulunmadığını açıklamasıyla çalışma daha başlamadan sona ermişti."[158]

Burada duruyor ve ekliyorum: Bu soru(n) bizimdir...



"PARLAMENTO VE MAHKEME KARARLARI" VEYA

"ABD SİYASETİ"YLE "BATI TEPKİSİ" ÇÖZÜM OLAMAZ



"Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen bir aptaldır. Ondan sakının.

Bilmeyen ve bilmediğini bilen bir öğrencidir. Ona öğretin.

Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır. Onu uyandırın.

Bilen ve bildiğini bilen akıllıdır. Onu izleyin."[159]



Ben, "bizim olan bu soru(n)" karşısında, "parlamento ve mahkeme kararları" veya "ABD siyaseti"yle[160] "batı tepkisi"nin çözüm olamayacağına;[161] aksine sorunu ağırlaştıracağına inanmaktayım!

Tekrarlıyorum: Tarih,[162] parlamentoların sorunu değildir ya da parlamentolar tarih konusunda karar mercii olamaz!



ERMENİ SOYKIRIMINI TANIYAN PARLAMENTOLAR[163]

ÜLKE
KARAR ALINAN YILLAR

URUGUAY
1965, 2004, 2005, 2006.

GÜNEY KIBRIS
1982.

ARJANTİN
1993, 2003, 2004, 2005.

RUSYA
1995, 2005.

KANADA
1996, 2000, 2004.

YUNANİSTAN
1996.

LÜBNAN
1997, 2000.

BELÇİKA
1998.

İTALYA
2000.

VATİKAN
2000.

FRANSA
2001.

İSVİÇRE
2003.

SLOVAKYA
2004.

HOLLANDA
2004.

POLONYA
2005.

ALMANYA
2005.

VENEZÜELLA
2005.

LİTVANYA
2005.




Bu noktada, hangi pozisyonu savunursanız savunun,[164] "Fransa'da Ermeni soykırımını inkârın suç sayılmasını öngören yasa tasarısı, hem tarihçilerin işine burnunu sokuyor hem de ifade özgürlüğünü engelliyor,"[165] diyen Le Monde ya da "Fransa tarihçilere hakaret ediyor,"[166] diyen Michel Wieviorka gibi düşünüyorum...

Çünkü Fransa'da 19 tarihçinin ortak yayımladıkları (ve imza atanlar arasında Jean-Pierre Azema, Elisabeth Badinter, Marc Ferro, Jacques Julliard, Pierre Nora, Mona Ozouf, Jean- Pierre Vernant ve Pierre Vidal-Naquet gibi tarihçilerin bulunduğu[167]), "Tarih İçin Özgürlük" başlıklı bildiride belirttikleri üzere: "Tarih bir din değildir. Tarihçi hiçbir dogmayı, yasağı ve tabuyu kabul etmez. Tarih, gündemin tutsağı değildir. Tarihçi, geçmişteki olaylara bugünün duyarlılıklarını sokmaz ve günümüzdeki ideolojik kalıpları geçmişe uygulamaz. Tarih, hukuki bir nesne değildir. Özgür bir devlette, tarihi gerçekleri tanımlamak ne meclise ne de hukuk yetkililerine aittir. Devletin politikası, tarihin politikası değildir"![168]



TERCİHİMİZ NET OLMALI...



"Gerçek dost elini tuttuğunda

kalbine de dokunandır."[169]



Toparlarsak: "Hırant'ın dilini, içtenliğini yakalamak kolay değil, ama en azından denemek zorundayız.

Kalabalıkların ezberini bozmak ancak o dille, o içtenlikle mümkün. Hırant, Ermeni meselesi üzerine konuşurken, ‘onur' diyordu, ‘Ermeniler bölmek için değil, ölmek için bu topraklara dönmek istiyor' diyordu, yedeğinde en bağnaz adamın boğazını düğümleyecek insan hikâyeleri vardı."[170]

Ahbarik Hrant topraklarımızın çözümüydü; Onun şahsında çözümü kurşunladılar!

Örneğin "Hrant diyaspora Ermeni örgütleri arasında bir konferansın organize edilmesine şart gözüyle bakıyordu. Bu konferans diyaspora örgütlerinin Türkiye'ye yönelik izledikleri politikalar üzerine olacaktı. ‘Bizim mutlaka bir birimizle hesaplaşmamız lazım', diyordu. Diyaspora örgütlerinin Türkiye'ye yönelik izledikleri politikanın genel hatlarından çok ama çok rahatsızdı. ‘Hrant, diyaspora diye bir bütün yapı yok. Bu nedenle bu kelimeyi böyle çok tek boyutlu kullanman doğru değil', dediğimde, ‘biliyorum', diyordu. ‘Ben diyaspora derken belli bir zihniyeti, belli bir anlayışı kastediyorum. Daha çok Taşnakları ve onlar tarafından izlenen çizgiyi kastediyorum. Ve biliyorsun, bu çizgi oldukça egemen.'

Onu rahatsız eden diyaspora örgütlerinin Türkiye'de yaşananlara karşı duyarsızlığı idi. Türkiye'deki demokrasi kavgası karşısındaki kayıtsızlıklarına çok öfkeleniyordu. ‘Bu iş burada, Türkiye'de hâlledilecek; bunu göremiyorlar', diyordu. ‘Dış güçlere, üçüncü tarafa fazla bel bağlıyorlar. Kendi sorunlarının Amerikan hükümeti veya Avrupa devletleri tarafından çözülmesini istiyorlar. Bu sağlıklı bir bakış değil' diyordu. ‘Benim bunlara anlatmam lazım. Demokratik bir Türkiye yaratmanın sorunun esas çözüm noktası olduğunu görmeleri lazım. Türkiye'deki demokrasi mücadelesi ile uyum içinde politikalar geliştirmeleri lazım. Görmeleri gerekir ki, demokratik olmayan, azınlıklarını ezmeye devam eden bir Türkiye, belki dış baskıya boyun eğerek, geçmişe ilişkin basit bir özür dileyebilir. Bu mu istedikleri? Demokratik olmayan, insan haklarına saygı göstermeyen, fikir özgürlüğünü tanımamış bir Türkiye geçmişe ilişkin özür dilese veya ‘evet soykırımdır' dese ne olur ki? Bu mu istedikleri?' Yapmaları gereken şeyi çok açık söylüyordu: ‘sıradan bir anti-Türkiye çizgisinden vazgeçmeliler. Türkiye'yi tek bir blok gibi görüp, Türkiye'ye zarar veren şey bize faydalıdır, zihniyetinden vazgeçmeliler'..."[171]

Herkesin malumu olduğu üzere "Hrant hakkında soykırım kelimesini kullandığı için dava açılmıştı. Davanın ilk oturumu mart ayında yapılacaktı. Hrant'ın bu davada nasıl bir savunma yapmak istediği konusundaki düşüncelerini bilmek galiba önemli. Çünkü, Hrant'ın soykırım kelimesini kullanmada sorunu olduğu, kelimeyi kullanmadığı, hatta diyaspora Ermenilerinden bu kelimeyi kullanmamalarını istediği değişik biçimlerde dile getirildi.

Galiba öncelikle onun soykırım kelimesini kullanıp kullanmama konusundaki tutumunu yeniden hatırlatmak gerekiyor. Hrant, yazılarında ve konuşmalarında, soykırım kelimesini kullanmazdı. Özellikle Türkiye'de, soykırım mı değil mi tartışmalarından uzak durmayı tercih ederdi. ‘Ben milletimin başına geleni biliyorum, siz ne derseniz deyin',derdi. ‘Ben kelimeyi veya kelimeleri tartışmak istemiyorum, sorunun insani boyutunu öne çıkarmak istiyorum', derdi.

Fikri özetle şöyleydi: ‘Bu topraklarda bir ulus yaşıyordu ve şimdi yok, onlar köklerinden koparıldılar, bir ağacın kökünden koparılması gibi. Onların buradaki hayatlarına son verildi. Bir yaşamın ortadan kaldırılmasını, bu insan dramını ben kelimelere sığdıramam, önce bunu anlayın. Bulacağınız hiçbir kelimenin bu insani dramı anlatmaya yetmeyeceğini düşünüyorum.'

Özel sohbetlerimizden biliyorum. Soykırım kelimesini kullanmaktan, insanları fazla gerdiği, sorunun çözümüne fazla katkısı olmadığı için uzak durmayı da tercih ediyordu. Bunu bir söyleşisinde de ifade etti zaten; ‘Ben aslında olanın adının o kadar önemli olmadığını, olanın kendisinin çok önemli olduğunu söylüyorum. ‘Siz buna soykırım deyin' gibi bir derdim asla yok! Aslında bu tip dayatmaların Türk toplumunda çok yanlış olduğuna inanıyorum. Bu toplum idrak etmeli, tartışmalı ve öğrenmeli.'

Nasıl Türkiye'de kimseye, 1915'i nasıl tanımlamaları gerektiği konusunda karışmayı, fetva vermeyi doğru bulmuyorsa, benzeri bir tutumu diyasporada da takınıyordu. Onun diasporaya soykırım kelimesini kullanmaktan vazgeçin gibi en küçük bir talebi olmadı."[172]

O hâlde şimdi şuna yanıt arayacağız: Ya Ahbarik Hrant ile kardeşlik ya da inkârın karanlık labirentleri...[173]

Tercihimiz net olmak zorundadır: "Biz 1915'te Ermenileri imha eden Boğazlıyan Kaymakamı Kemal'in Türklüğünden mi yanayız, yoksa, "Ben Allah'ın gazabından korkarım" diyerek Kemal'in işlediği cinayetlere karşı çıkan, onun idamı için ifade veren Boğazlıyan Müftüsü Abdullahzade Mehmet Efendi'den mi yanayız? Biz Talat'tan, Enver'den Bahaettin Şakir'den, Doktor Nâzım'dan, Diyarbakır Valisi Reşit'ten; onların cinayetlerinden, onların Türklüğünden mi yanayız? Biz, onların Türklük adına cinayet işlemelerine mi sahip çıkacağız, bu cinayetleri lanetleyenlerin Türklüğüne mi sahip çıkacağız?

Bilmemiz gerekiyor, bizim 1915'lerde, Ankara Valisi Mazharımız, Halep Valisi Celalimiz, Kastamonu Valisi Reşit'imiz, Yozgat Mutasarrıfı Cemal'imiz, Kütahya Kaymakamı Ali Faik'imiz, Der-Zor Kaymakamı Ali Fuat'ımız vardı. 1915'lerde bizim Türklük adına sahip çıkacağımız askerlerimiz, komutanlarımız da var. Bizim 3. Ordu Komutanı Vehip Paşamız; Trabzon Garnizon Komutanı Avni Paşamız; Miralay Vasfi'miz; Yozgat Mevkii Kumandanı Binbaşı Salim'imiz var. Trabzonlular belki şimdi bir katile, Ogün Samast'a sahipler, 1915'te de Trabzon'da Vali Cemal Azmi; İttihatçı Yenibahçeli Nail gibi katiller vardı ama 1915'de Trabzon'da bu cinayetlere tavır alan, sonra mahkemelerde katillere katil diyen Trabzonlularımız da vardı. Trabzon Polis Şefi Nuri'miz; Trabzon tüccarı Ahmet Ali Bey; Trabzon Gümrük Müfettişi Nesim Bey'imiz var. "Ben Ermenilerin kayıklara doldurulup boğdurulduklarını gözlerimle gördüm ama engel olamadım" diyen Trabzon milletvekili Hafız Mehmet Emin Bey'imiz var...

Bu saydığım isimler, onlarcadan, binlerceden, onbinlerceden sadece bazıları.

Bugün Türklerin, Türkiye'nin bir tercih yapması gerekiyor, ya bugünkü ve dünkü katillerin Türklüğü ya bugün ‘Biz Ermeniyiz' diye bağıranların ve dün "Ellerimizi kana bulamayız" diyenlerin Türklüğü. (...)

Benim çığlığım Türklüğün çığlığıdır. Hrant'ı, can kardeşini, Ermenisini kaybetmiş bir dostun, bir kardeşin, bir Türk'ün çığlığıdır. Türklüğümüzü, alnımıza kara leke sürmek isteyen katillerin ellerinden alalım. Hep bir ağızdan, ‘Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz' diye bağıralım.

Bu çığlık Türkler ve Ermeniler arasında kin, nefret ve düşmanlık yaratmak isteyenlere verilecek en büyük cevaptır..."[174]



NİHAYET DİYORUM Kİ...



"Bir yalan ne kadar

hızlı olursa olsun,

hakikât onu yetişip geçer."[175]



Nihayet diyeceklerimi noktalıyorum: Bu duruşmalar keşke olmasaydı...[176]

Ama olmuş olmasının da, "Bir çıplağı bin zırhlı soyamaz," diyen Bulgar Atasözü'ndeki kararlılıkla, "Karanlığı lanetlemektense bir mum yakmak daha iyidir," türünden sonuçlara hizmet edeceğini düşünüyorum...

Bunların yanında hâlâ ve ısrarla bu hikâyenin tatlıya bağlanacağına inanıyor ve "Ride bene chi ride l'ultimo"[177] diye düşünüyorum!

Sonra da hâlâ, müthiş bir ısrarla Paul Eluard'ın dizelerini terennüm ediyorum:

"Hiçbir vakit tam karanlık değil gece

Kendimde denemişim ben

Kulak ver dinle

Her acının sonunda

Açık bir pencere vardır.

Aydınlık bir pencere..."

Ve nihayet Arthur C. Clarke'ın, "Olabilirliğin sınırlarını beklemek için tek yol, olanları aşıp olanaksızlığa geçmektir" sözünden veya "Olanaksızı isteyerek olası en iyiyi elde ederiz," diyen İtalyan Atasözünden esinlenerek; en büyük gerçekçiliğin "imkânsız denileni" istemek olduğunu düşünüyorum...

Aslı sorulursa "Büyük İnsanlık"ın safında olup da, başka türlü düşünüp/ davranmak mümkün değil ve olmuyor/ olamaz da...

Evet, evet tam da bunun için şunları dedi bizim büyük ozan, Nâzım Hikmet usta:

"Büyük insanlığın toprağında gölge yok

sokağında fener

penceresinde cam

ama umudu var büyük insanlığın

umutsuz yaşanmıyor."[178]



11 Mayıs 2008 16:01:45, Ankara.



N O T L A R

[1] "Kuşkunun olduğu yerde, özgürlük vardır." (Latin Atasözü.)

[2] 6 Mart 2008 duruşmasına ilişkin haber linkleri: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=249499... http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=26624... http://www.birgun.net/bolum-56-haber-60346.html... http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=07.03.2008&c=1&i=104201... http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/105393/yazar-temel-demirerin-301-davasi-sona-yaklasti-bile... http://www.atilim.org/haberler/2008/03/06/Demirer_mahkemede__Katil_devlettir__dedi.html... http://www.antenna- www.ihop.org.tr/ebulten/v1.6/ - 78k -... tr.org/guncel.asp?feox=1240&lgg=tr... http://www.gercekgundem.com/?p=118310... http://www.netgazete.com/NewsDetail.aspx?nID=760116... http://www.ihlas.net.tr/detay.asp?id=760116&type=sd... http://www.ozgurradyo.com/?s=haber_ayrinti&haber_no=28369... http://www.ozgurgundem.org/haber.asp?haberid=47064... http://www.ozgurgundem.org/haber.asp?haberid=47064... http://www.mavidefter.org/anasayfa/content/blogcategory/25/71/... http://www.hyetert.com/haber3.asp?AltYazi=Haberler%20\>%20Güncel&Id=28699&DilId=1... http://www.ozgurhaber.com/yonlendir.php?id=1794214&i=NetGazete&b=Yazar-Temel-Demirer'in,-Dink-cinayetine-ilişkin-konuşması-nedeniyle-yargılanmasına-başlandı... http://66.102.9.104/search?q=cache:CzzK0S8JBeMJ:www.cokozel.net/rss/default.asp?id=57+"temel+demirer"&hl=tr&ct=clnk&cd=370&lr=lang_tr... http://www.devrimciler.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&p=7348... http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=44177&ArsivSayfaNo=1... http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=15748... http://www.hurhaber.com/news_detail.php?id=109122... http://www.agos.com.tr/index.php?cat_id=2... http://sosyalistdemokrasi.info/v1/index.php?option=com_content&task=view&id=199&Itemid=1... http://www.ilericigenclik.org/haberler/temel-demirerin-ilk-durusmasi-gerceklesti... http://www.donkisotlar.net/habers/habergoster.asp?id=1125... http://vigilancecitoyenne.blog.20minutes.fr/... http://team-aow.discuforum.info... http://www.yevrobatsi.org/st/item.php?r=1&id=4482... http://www.armenews.com/article.php3?id_article=39198... http://www.ebabylone.com/revuepresse_turquie.html... http://www.panarmenian.net/news/eng/?nid=25258... hyeforum.com/index.php?showtopic=15259&view=getlastpost... www.ermeniler.com/?ref=BenimShopum.com... http://jihadwatcher.com/index.php?bdprssarchivedate=2008-03-06... http://eye-on-the-world.blogspot.com/2008/03/turkish-writer-calling-to-armenian.html... http://www.armtown.com/news/en/pan/20080306/25258/... hayaser.net/modules.php?name=News&new_topic=1...

[3] Çin Atasözü.

[4] "Değişiklik" konusunda bkz: Adnan Keskin, "301'de Ne Değişti Sorusu?", Taraf, 9 Nisan 2008, s.10; Nazif İflazoğlu, "301'de Son Durum: Kovuşturma Soruşturma Olacak", Radikal, 18 Nisan 2008, s.7; "301'e Makyaj Yapıldı", Evrensel, 1 Mayıs 2008, s.7; Nihal Alp, "301. Maddede Makyaj Tamam", Birgün, 1 Mayıs 2008, s.12; Yurdagül Şimşek-Rifat Başaran, "301 Davaları Duracak", Radikal, 20 Nisan 2008, s.11; Yurdagül Şimşek, "TCK 301 Nihayet Değişti", Radikal, 1 Mayıs 2008, s.5; "TCK'nın 301. Maddesine AB Ayarı", Atılım, Yıl:4, No:2008/17 (206), 26 Nisan 2008, s.1-4; Hasan Soylu, "Yama Tutmayan 301. Maddeye Yeni Bir Müdahale Daha!", Haksöz, No:206, Mayıs 2008, s.21-22; Nazif İflazoğlu, "301'de Son Garabet", Radikal, 12 Nisan 2008, s.5; Ömer Şahin, "301'i Atatürk de Değiştirmiş, MHP ve DSP de", Zaman, 20 Nisan 2008, s.14; "Dışişleri Bakanı Babacan: 301'in Tümüyle Kaldırılması Gündemimizde Yok", Evrensel, 17 Nisan 2008, s.7; "301: Söz, Yetki, Karar Adalet Bakanı'na", Taraf, 1 Mayıs 2008, s.11; Zeki Coşkun, "301-1 Mayıs Denklemi", Taraf, 1 Mayıs 2008, s.15; Yurdagül Şimşek, "301 Görüşmesinde Son Raunt Salı", Radikal, 27 Nisan 2008, s.7; İsmet Berkan, "301 Değişikliği de Değişmeli!", Radikal, 16 Nisan 2008, s.3; "AK Parti de 301 Sıkıntısı", Taraf, 6 Nisan 2008, s.10; "AKP'de 301 Çatlağı", Cumhuriyet, 15 Nisan 2008, s.5; "AKP'nin 301 Numarası", Evrensel, 21 Nisan 2008, s.2; "Makyajlı 301 Yürürlüğe Girdi", Evrensel, 9 Mayıs 2008, s.7.

[5] "AB 301. Madde Değişikliğinden Memnun", Birgün, 1 Mayıs 2008, s.13.

[6] Elif Şafak, "Üzerime Beş Çocuk Bile Yaparım Rahatlığı Geldi", Taraf, 20 Nisan 2008, s.5.

[7] Adıyamanlılar, manken Aysun Kayacı ve Müjde Ar için suç duyurusunda bulunup, iki ünlünün 301'den yargılanmasını istedi. Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na, avukatı Hacı Orhan ile gelen Adıyaman ve İlçeleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Şükrü Orak, suç duyurusu dilekçesini savcılığa verdi. Avukat Orhan, TCK'nın "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" konulu 216'ncı maddesi ile ‘hakaret" suçunu düzenleyen 125'inci ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni aşağılama suçunu da içeren 301'inci maddesinin ihlâl edildiği gerekçesiyle cezai işlem yapılmasını istedi. (Gökay Usanmaz, "Kayacı ve Müjde Ar, 301'lik Olacak", Sabah, 2 Nisan 2008, s.2.)

Müjde Ar, "Dağdaki çobanla benim oyum aynı olmamalı" diyen Aysun Kayacı ve kendisi hakkında TCK'nın ünlü maddesi 301'den suç duyurusunda bulunulması üzerine, "Bu suçlama 301'e hakarettir" diyen ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'a kızdı. Aysun Kayacı ile aynı potada değerlendirilmesine "Ben Kayacı'nın sözlerine eleştirel bakışımı ortaya koydum" diye karşı çıkan Ar, Uras'a telefon açarak sitem etti. Uras ise Ar'ı "Sizi Aysun Kayacı ile aynı kefeye koymam" diyerek yatıştırmaya çalıştı. (Hülya Karabağlı, "Ufuk Uras'a 301 Sitemi", Sabah, 4 Nisan 2008, s.2.)

[8] "301 Kere Maşallah", Radikal, 31 Mart 2008, s.6.

[9] "Tursun Ailesi 301'lik Oldu!", Radikal, 6 Mayıs 2008, s.5.

[10] "Dink'in Oğluna Hapis İstemi", Radikal, 15 Haziran 2007, s.8.

[11] Sergül Canıgür "Açıklamaya 301'den Dava Açıldı", Cumhuriyet, 27 Nisan 2008, s.6.

[12] TCK 301 hakkında bkz: "15 Ayda 2 Bin 722 Kişi 301'lik Olmuş", Çoban Ateşi, Yıl:2, No:47, 3 Nisan 2008, s.2; "301'den Açılan Dava Sayısı 744, Sanık Sayısı 1189", Evrensel, 31 Mart 2008, s.7; "301 Kere Söz Verdiniz, Artık Tutun", Taraf, 3 Nisan 2008, s.10; Adnan Keskin, "Türklük Tartışması Altında 301 Komedisi", Taraf, 20 Nisan 2008, s.11; Erdal Şafak, "301 Değişebilir mi?", Sabah, 13 Nisan 2008, s.5; Rıfat Özbek, "301. Madde Tişörtü Yapasım Geliyor", Taraf, 4 Mayıs 2008, s.4; A. Cemal Göker, "TBMM Başkanlığına Arzuhâlimdir-301: 301 Kere Hayır", Güney Dergisi, No:44, Nisan-Mayıs-Haziran 2008, s.5-6; Ayşe Hür, "Türklüğü Tahkir ve Tezyif Ettiğinden...", Taraf, 4 Mayıs 2008, s.12; Fikret Karagöz, "Baba Tursun da 301'lik", Taraf, 4 Mayıs 2008, s.10; H. Gökhan Özgün, "Abdullah Abi ve AKP ve 301", Radikal, 20 Nisan 2008, s.11; Taha Akyol, "Yargı ve 301", Milliyet, 10 Nisan 2008, s.17; Hasan Celal Güzel, "301 Gene Olmamış", Radikal, 10 Nisan 2008, s.8; Köksal Bayraktar, "TCK 301. Madde Üzerine Son Çırpınışlar", Cumhuriyet, 30 Nisan 2008, s.2; Hasan Cemal, "301'ciler Özgürlüğe de, Demokrasiye de Yakışmıyor!", Milliyet, 18 Nisan 2008, s.21; Şükran Soner, "301'den Önemli", Cumhuriyet, 26 Nisan 2008, s.15; Orhan Birgit, "301: Ya da Teftiş Fırçası...", Cumhuriyet, 11 Nisan 2008, s.7; Oktay Ekşi, "Yeni Bir 301 Marifeti", Hürriyet, 13 Nisan 2008, s.1-27; "Eren Keskin 301'i Bekleyecek", Taraf, 14 Nisan 2008, s.112; "Kanadoğlu'ndan 301 Eleştirisi", Cumhuriyet, 9 Nisan 2008, s.7; "Nokta Dergisi Muhabirine 301'den Beraat", Evrensel, 4 Nisan 2008, s.3; "301 İçin Yeni Geri Sayım", Cumhuriyet, 4 Nisan 2008, s.4; "301 Muhalifleri, Polis Tartakladı", Zaman, 19 Nisan 2008, s.15; "301'de Değişiklik Eğilimi", Cumhuriyet, 18 Nisan 2008, s.9; Ömer Uğuz, "301 Yüksekova'da", Taraf, 27 Nisan 2008, s.10; "Tursunlara 301'den 2 Dava", Milliyet, 6 Mayıs 2008, s.4; Taylan Yıldırım, "Baran'ın Ailesine 301'den İki Dava", Hürriyet, 6 Mayıs 2008, s.6; Kürşat Bumin, "Baba Tursun ve 301 Madde", Yeni Şafak, 7 Mayıs 2008, s.10.

[13] Hüsnü Öndül, "301: Değişse Ne Olur?", 10 Nisan 2008, s.5.

[14] Baskın Oran, "301'e Havlu ve Makyaj", Radikal İki, 13 Nisan 2008, s.3.

[15] Ümit Kardaş, "AKP'nin 301 Kandırmacası", Radikal İki, 13 Nisan 2008, s.3.

[16] Türkan Yalçın Sancar, "Siyasal Yaraya Hukuki Pansuman", Radikal İki, 13 Nisan 2008, s.1.

[17] Ellen Meiksins Wood, "İşçi Sınıfına Demokrasi Lazım...", Cumhuriyet Dergi, No:1154, 4 Mayıs 2008, s.4.

[18] "Sami Selçuk'tan Gül'e 301 Çağrısı", Hürhaber, 6 Mayıs 2008 Salı 10:37.

[19]"AİHM Yargıcı Türmen: 301 Değişikliği Kozmetik", Radikal, 26 Nisan 2008, s.7.

[20] "301'e Dava Yetkisi Gül'e", Hürriyet, 8 Nisan 2008, s.18.

[21] Fatih Polat, "301 Değişikliği Yetersiz Bulundu", Evrensel, 21 Nisan 2008, s.7.

[22] "Zarakolu'nun Yargılanması: 301 Değiştirilince Karar Verecek", Cumhuriyet, 9 Nisan 2008, s.5.

[23] Adnan Keskin, "Olur, Beni Yargılayın", Taraf, 13 Nisan 2008, s.10.

[24] TCK 301'in parlamento serüveni için bkz: "...‘301 Kaldırılsın' İmzaları Haziranda Meclis'te", Radikal, 29 Nisan 2008, s.7; "301. Madde Genel Kurulda", Cumhuriyet, 28 Nisan 2008, s.6; Derya Sazak, "301, Mumcu, Hrant", Milliyet, 11 Nisan 2008; "Özok'tan 301. Madde İçin Denge Çağrısı", Radikal, 20 Nisan 2008, s.11; "İnsan Hakları Komisyonu 301 Yetkisini İstiyor", Radikal, 18 Nisan 2008, s.7; "301 Yetkisi Köşk'e Değil Bakana", Radikal İki, 19 Nisan 2008, s.8; "301 Haftaya Meclis'te", Cumhuriyet, 23 Nisan 2008, s.4; "AKP, 301 ve 305'te Kaçamak Yolu Seçti, Topu Köşk'e Attı", Radikal, 8 Nisan 2008, s.10; "Şahin: Gül 301 Yetkisine İtiraz Etmedi", Radikal, 14 Nisan 2008, s.6; "TCK 301: Köşk, Tekliften Endişe Duyuyor", Radikal, 13 Nisan 2008, s.8; "301'de Mumcu Krizi", Milliyet, 13 Nisan 2008, s.19; "Toptan'la Erdoğan ‘İzin' Konusunda Ayrı Düştü: 301 Jet Hızıyla...", Radikal, 15 Nisan 2008, s.7; "301. Madde 23 Nisan'a Takıldı", Birgün, 21 Nisan 2008, s.8; "AKP'nin 301 Teklifi Mumcu'ya Takıldı", Evrensel, 10 Nisan 2008, s.7; "301 Çankaya'ya Bağlandı", Taraf, 8 Nisan 2008, s.11; "301'de Köşk Çarkı", Hürriyet, 14 Nisan 2008, s.20; "301 Oturumunda Sakarya Hesabı", Hürriyet, 1 Mayıs 2008, s.20; "301. Madde Meclis'ten Geçti", Cumhuriyet, 1 Mayıs 2008, s.5; Önder Yılmaz, "301 Savaşları", Milliyet, 15 Nisan 2008, s.16; "301'den Dava İçin Köşk Şartı", Milliyet, 8 Nisan 2008, s.12; "301. Madde Görüşülüyor", Evrensel, 30 Nisan 2008, s.7; "301 Madde Genel Kurulda", Evrensel, 28 Nisan 2008, s.7; "Meclis'te 301 Mesaisi Başlıyor", Radikal, 14 Nisan 2008, s.6; Ayla Uncu, "Toptan Geldi 301 Krizi Bitti", Taraf, 11 Nisan 2008, s.10; "Toptan, Çin'den Geldi 301 Krizi Bitti", Sabah, 14 Nisan 2008, s.19; Nazlı Ilıcak, "301 ve Mumcu", Sabah, 13 Nisan 2008, s.19.

[25]"Köylü: 301'den Beter 125. Madde Var", Taraf, 14 Nisan 2008, s.10.

[26] Terry Davis, "Atatürk 301'e Geçit Vermezdi", Radikal, 1 Nisan 2008, s.10.

[27] TCK 301 "değişimi"ne ilişkin refleksler konusunda bkz: "CHP ve MHP'li Milletvekilleri AKP'nin 301 Teklifine Karşı", Radikal, 9 Nisan 2008, s.5; "Devlet Bahçeli: 301 AKP İçin Şeref İmtihanı", Hürriyet, 9 Nisan 2008, s.20; "Bahçeli: 301'i Halka Sor", Hürriyet, 30 Nisan 2008, s.20; "Bahçeli: 301 Referanduma Gitsin", Milliyet, 30 Nisan 2008, s.19; "Bahçeli 301'e Referandum İstedi", Taraf, 30 Nisan 2008, s.11; "Bahçeli'den AKP'ye Çağrı: 301. Maddeyi Referanduma Götürelim", Cumhuriyet, 30 Nisan 2008, s.5; "MHP 301 İçin Düğmeye Bastı", Cumhuriyet, 16 Nisan 2008, s.5; Uğur Becerikli, "MHP'den, 301' Karşı Kampanya İçin 2 Milyon YTL", Sabah, 4 Nisan 2008, s.20; "MHP-BBP 301 Kardeşliği", Radikal, 4 Nisan 2008, s.6; "CHP'den 301 İçin Destek Yok", Radikal, 2 Nisan 2008, s.8; Ayla Uncu, "Muhalefetin Şanlı 301 Müdafaası", Taraf, 11 Nisan 2008, s.11; Işık Kansu, "Hukuka Aykırılık", Cumhuriyet, 14 Nisan 2008, s.17; Mustafa Kınalı, "Ekşi: 301'de Korktuğum Oldu", Hürriyet, 13 Nisan 2008, s.27; "Cüppeli Eylem: 301 Tümden Kaldırılsın", Taraf, 25 Nisan 2008, s.10; "Fethiye Çetin: 301'i Hrant İçin Kaldırmak Zorundayız", Yeni Şafak, 1 Mayıs 2008, s.12; "Şahin: 301'in Tamamen Kalkması Doğru Değil", Sabah, 30 Nisan 2008, s.19.

[28] "AKP 301'de Yalnız Kaldı", Radikal, 16 Nisan 2008, s.7.

[29] Rifat Başaran "AKP'li Yaşar Yakış: 301 Değişikliği Yeterli Değil", Radikal, 29 Nisan 2008, s.7.

[30] "MHP'den Karşı Kampanya", Cumhuriyet, 8 Nisan 2008, s.7.

[31] "CHP, 301 Değişikliğine Aslanlar Gibi Direniyor", Radikal, 10 Nisan 2008, s.6.

[32] Cemil Ciğerim, "Kaldırılmasın Ama Değiştirilsin", Cumhuriyet, 19 Nisan 2008, s.8.

[33] "Türk: Katil 301 Kaldırılsın", Cumhuriyet, 16 Nisan 2008, s.4.

[34] "301. Maddenin Modern ve Demokratik Bir Devlette Yeri Yok", Financial Times, 2 Mayıs 2008

[35] Ümit Kardaş, "Andıç ve TCK'da Bir Mayın", Radikal İki, 20 Nisan 2008, s.6.

[36] D. Zaven.

[37] Benito Mussolini, aktaran: İsmail Mert Başat, Gökyüzünden Başka Sınır Yok, Denemeler, Kırmızı Yay., 2008, s.70.

[38] İsmail Saymaz, "Bir 301 Komedisi", Radikal, 15 Nisan 2008, s.7.

[39] "Yarası olan gocunur." (İngiliz Atasözü.)

[40] Filli durum için bkz: "... ‘İnsan Hakları'nın Adı Kaldı Yadigâr", Radikal, 30 Nisan 2008, s.8; Güngör Karakuş, "Türkiye'de 1 Milyon Kişi İşkence Mağduru", Sabah, 24 Nisan 2008, s.16; Hüsnü Öndül, "İşkencenin Haritalandırılması", Evrensel, 24 Nisan 2008, s.5; Şebnem Korur Fincancı, "İşkence Atlası", Evrensel, 28 Nisan 2008, s.3; Sevim Denizaltı, "İşkencenin Atlası", Birgün, 28 Nisan 2008, s.7; "Söz, Eylem, Düşünce Özgürlüğü", Atılım, Yıl:4, No:2008/17 (206), 26 Nisan 2008, s.4; Halil Turhanlı, "Söz ve Düşüncenin Maddeselliği", Radikal, 30 Nisan 2008, s.11; Kurtuluş Tayiz, "Düşünce Sanık Kürsüsünde", Taraf, 4 Mayıs 2008, s.13; "Türkiye'de Basın Kısmen Özgür", Sabah, 30 Nisan 2008, s.16; "... ‘Bizi de Yargılayın' Dediler", Birgün, 6 Mayıs 2008, s.7.

[41] Adnan Keskin, "HSYK Üyeliğine ‘F Tipi Mimarı' Savcı", Taraf, 7 Mayıs 2008, s.12.

[42] Erol Önderoğlu, "Son Üç Ayda 186 Kişi Düşüncelerinden Ötürü Mahkemelik", BİA Haber Merkezi, 1 Mayıs 2008.

[43] Hülya Keskin, "Türkiye'de İşkence Artıyor", Cumhuriyet, 28 Mart 2008, s.4.

[44] Meltem Yılmaz, "Prof. Dr. Ümit Biçer: Raporların Yüzde 55'i Yanlış", Cumhuriyet, 11 Nisan 2008, s.3.

[45] "Jandarma Karakolunda Ürkütücü İşkence İddiası", Radikal, 10 Mayıs 2008, s.9.

[46] İsmail Saymaz, "... ‘F Tipi'nde Behiç Aşçı genelgesi Uygulanmıyor", Radikal, 10 Nisan 2008, s.9.

[47] Ertuğrul Mavioğlu, "F Tipinde Yasağa Bahane mi Yok!", Radikal, 29 Nisan 2008, s.9.

[48] İsmail Saymaz, "İzin Gününde Kahveye Gitmedi Diye İşten Atıldı", Radikal, 22 Nisan 2008, s.9.

[49] Erdal Şafak, "İnsan Hakları", Sabah, 14 Nisan 2008, s.5.

[50] Saint Exupery.

[51] Murat Belge, "Müesses Nizamın Korunması", Radikal, 20 Nisan 2008, s.13.

[52] İsmail Saymaz, "Gaz Bombası Polisi de Korkuttu: Ya Patlarsa!", Radikal, 8 Mayıs 2008, s.9.

[53] "İçeriden ve Dışarıdan Tepki", Radikal, 8 Mayıs 2008, s.9.

[54] "Cerrah Polisi Eleştirdi", Taraf, 8 Mayıs 2008, s.11.

[55] Oral Çalışlar, "Bu Kadar Çete Hukuk Devletinde Olur mu?", Cumhuriyet, 18 Nisan 2008, s.4.

[56] Cassey Maddox, Felsefenin Öldüğü Gün, Versus Yay., 2008, s.3.

[57] "Darbe Yargıcını Arıyor", Taraf, 12 Nisan 2008, s.1-4.

[58] Yonca Cingöz, "Alper Görmüş'e Beraat, ‘Darbe Kanıtı'na Çöp Sepeti", Radikal, 12 Nisan 2008, s.7.

[59] İsmail Saymaz, "Bu da ‘AKP Karşıtı Odak Olma' Davası", Radikal, 16 Nisan 2008, s.8.)

[60] "Failler Belli, Gözaltı Yok", Cumhuriyet, 30 Nisan 2008, s.7.

[61] İsmail Saymaz, "Kürtçe Suç Duyurusu ve Savunmaya Dava İçinde Dava", Radikal, 31 Mart 2008, s.6.

[62] "Eski milletvekili Leyla Zana, ‘PKK'nın lideri Öcalan'a Kürt önderi dediği için' iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme Leyla Zana'nın mahkemeye sunduğu savunmasında da ‘suç unsuru' buldu. Mahkeme Zana'ya ‘suç ve suçluyu övme' suçundan iki yıl hapis cezası verdi. Zana, ‘pişmanlığını dile getirmediği için' cezada indirim de yapılmadı. Mahkeme heyeti ayrıca Zana'nın beş sayfalık savunması için de suç duyurusunda bulunmaya karar verdi." ("Öcalan'a Kürt önderi Diyen Zana'ya İki Yıl Hapis Cezası", Radikal, 11 Nisan 2008, s.9.)

[63] "İddianamede ‘Adalet Skandalı' Anlatıldı", Radikal, 20 Mart 2008, s.10.

[64] "Deniz Gezmiş ve Musa Anter İsimlerine Dava Açıldı", Evrensel, 9 Mayıs 2008, s.6.

[65] Türk(iye) Hukuk(suzluğ)una ilişkin örnekler hakkında bkz: Hasan Hüseyin Evin, "Burjuvazinin Hukuksal Sefaleti", Evrensel, 28 Nisan 2008, s.8; Hüseyin Hatemi, "Hukuk Bunalımı", Yeni Şafak, 24 Nisan 2008, s.8; Ali Sirmen, "Bir Hukuk Cinayeti", Cumhuriyet, 6 Mayıs 2008, s.4. Emre Aköz, "Tarafsız Yargıç mı, Bağımsız Yargıç mı?", Sabah, 27 Nisan 2008, s.6; Cahit Nalbantoğlu, "Adalete Saygı", Cumhuriyet, 4 Mayıs 2008, s.2; Orhan Birgit, "Yargıtay Başkanı'ndan Geciken Adalete Eleştiri", Cumhuriyet, 7 Mayıs 2008, s.7; Taha Akyol, "Hukukçu Böyle Konuşur", Milliyet, 26 Nisan 2008, s.19; Taha Akyol, "AKP ve Yargı", Milliyet, 2 Mayıs 2008, s.17; Hıncal Uluç, "Adaletin Bu mu Dünya?", Sabah, 7 Mayıs 2008, s.15; Hüseyin Hatemi, "Hukuk Devleti Toplumu", Yeni Şafak, 8 Mayıs 2008, s.13; Oktay Candemir, "... ‘Muğlalı' İsmine Görevsizlik Kararı", Evrensel, 6 Mayıs 2008, s.6; Erkan Çınar-Sevgim Denizaltı, "33 Kurşun'a İzin Deniz'e Yasak", Birgün, 6 Mayıs 2008, s.8.

[66] Faruk Özsu, "Hukuk, Yargı ve Saygı", Radikal İki, 27 Nisan 2008, s.6.

[67] Hint Atasözü.

[68] A. Cihan Soylu, "... ‘Devlet Görevi' İktidar ve Şiddet", Evrensel, 8 Mayıs 2008, s.7;

[69] 2007 ya da 1977 farklı mıydı sanki? "Kanlı 1 Mayıs'ı [1977] devlet organları tertip etmiştir! 34 kişinin katili bizzat devlet aygıtıdır! O gün ben derin devleti gözlerimle gördüm." (Cüneyt Ülsever, "1 Mayıs 1977", Hürriyet, 1 Mayıs 2008, s.22.)

[70] "Sokaklar ‘İşkencehane' Gibi", Cumhuriyet, 2 Mayıs 2008, s.7.

[71] 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak isteyen işçilere, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah yönetimindeki polisin şiddeti hâlâ tartışılırken, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Müdürü İbrahim Cerrah'a göre güvenlik teşkilâtı toplumu "tehdit" olarak görüyor, sivil denetim şart. (Mesut Hasan Benli, "Bu Cerrah Başka Cerrah...", Radikal, 9 Mayıs 2008, s.6.) Ayrıca devletin şiddeti için bkz: Özlem Albayrak, "Orantısız Güç, Güçsüzlüktür", Yeni Şafak, 6 Mayıs 2008, s.15; Fikret İlkiz, "... ‘Zor' Kullanan Devlet", Birgün, 6 Mayıs 2008, s.6; Saim Canatan, "Şiddet", Cumhuriyet, 11 Mayıs 2008, s.2; "Baran Tursun'u Öldüren Kurşunun Sekmedi Direkt Saplandı", Taraf, 10 Mayıs 2008, s.5; "Bilirkişi Raporu: Baran Tursun Direkt Vuruldu", Radikal, 10 Mayıs 2008, s.8.

[72] "Bu Devlet Terörüdür", internetajans, 2 Mayıs 2008 13:52:00.

[73] "Polis Ayağıyla İki Kere Bileğime Vurdu, Kırıldığını Hissettim", Radikal, 4 Nisan 2008, s.8.

[74] Bahri Karataş, "Ahmet Kaya Dinleyen Genci Döven İki Polise Dokuz Yıl Hapis Talebiyle Dava", Radikal, 7 Nisan 2008, s.5.

[75] "Çocuklara Biber Gazı Sıkan Polis Açıkta...", Radikal, 9 Mayıs 2008, s.6.

[76] Faili Meçhulde Karar Açıklandı: Resmi Araçla İnfaz Edildi", Milliyet, 8 Nisan 2008, s.12.

[77] Mesut Hasan Benli, "Polis, Nevruz Olaylarında Bir de Omuz Çıkartmış", Radikal, 16 Nisan 2008, s.8.

[78] Çin Atasözü.

[79] İsmail Saymaz, "Turgut'tan Hakaret O.S.'den Küfür", Radikal, 26 Şubat 2008, s.7.

[80] Konuya ilişkin olarak bkz: "Hrant Dink Davasında Sanıklar Hâkim Korumasında", İşçi-Köylü, Yıl:1, No:15, 18 Nisan-1 Mayıs 2008, s.7; "Dink Soruşturması Yenilensin", Evrensel, 17 Nisan 2008, s.7; "Dink'in Avukatları Taleplerini Yineledi", Birgün, 28 Nisan 2008, s.9; "Altı Polis, Dink Soruşturmasında İfade Verecek", Milliyet, 18 Nisan 2008, s.24; Erdal Kılıç, "Cerrah Hakkında Dink Soruşturması", Milliyet, 5 Nisan 2008, s.23; "Hayal'in ‘Sır' Günleri", Cumhuriyet, 3 Mayıs 2008, s.6; Yurdagül Şimşek, "Jandarmadan Yanıt: Dink Cinayetini Önceden Bilmiyorduk", Radikal, 31 Mart 2008, s.7; "Hrant Dink Soruşturması Tekrarlansın", Cumhuriyet, 17 Nisan 2008, s.5.

[81] Bahar Kılıçgedik, "Çete Dink Suikastını Biliyordu", Taraf, 11 Nisan 2008, s.1-12.

[82] "Dink Dosyasında Jandarma İtirafı: Komutanlar Biliyordu", Radikal, 21 Mart 2008, s.8.

[83] McDonald's'ın bombalanması olayında Yasin Hayal'i tahliye ederek tartışma yaratan hâkim Şevki Uluçam, iki jandarmanın Hrant Dink suikastıyla ilgili olarak yargılandığı mahkemeye atandı

Azmettirici Yasin Hayal'in, McDonald's'a bomba attığı gerekçesiyle yargılandığı davada tartışma yaratan tahliye kararına imza atan heyetin başkanı Şevki Uluçam, jandarmaların yargılandığı Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'ne atandı.

Dink'in öldürülmesine yönelik olarak Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nde açılan davada jandarma astsubay Okan Şimşek ile jandarma uzman çavuş Veysel Şahin yargılanıyor. (Tolga Şardan-Gökçer Tahincioğlu, "Mahkemeye İlginç Atama", Milliyet, 4 Nisan 2008, s.14.)

[84] "19 Ocak 2007'de Ne Olmuştu 28 Nisan 2008'de Ne Olacak", Radikal, 17 Nisan 2008, s.8.

[85] Hilal Köse, "Katil O.S'yi Alkışlamışlar", Cumhuriyet, 29 Nisan 2008, s.5.

[86] "Yazıcıoğlu-Tuncel İlişkisi", Radikal, 26 Nisan 2008, s.8.

[87] Hilal Köse, "Büyük Abi Susturdu!", Cumhuriyet, 26 Şubat 2008, s.8.

[88] "Altı Polis İçin Soruşturma İzni", Radikal, 18 Nisan 2008, s.8.

[89] Paulo Freire.

[90] Ahmet İnsel, "Ermeni Tehciri ve Ahlâki Sorumluluk", Radikal İki, 20 Nisan 2008, s.3.

[91] Soykırım tartışmaları için bkz: "Ermeni Soykırımı Unutulmadı", Atılım, Yıl:4, No:2008/18 (207), 1 Mayıs 2008, s.3; Baskın Oran, "24 Nisan, 12 Eylül'ün Atası mı?", Radikal İki, 4 Mayıs 2008, s.3; Emek Değirmenci, "... ‘24 Nisan Tabusu' Tartışıldı", Birgün, 26 Nisan 2008, s.9; Barış Baştürk, "100 Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler", Toplumsal Tarih Dergisi, No:173, Mayıs 2008, s.15-16; David Gaunt, Katliamlar, Direniş, Koruyucular. I. Dünya Savaşında Doğu Anadolu da Müslüman-Hıristiyan İlişkileri. Belge Yay., Ekim 2007; "İnkâr, Soykırım Suçunun Parçasıdır", Le Monde, 10 Ekim 2006; "53 Nobel'linin ‘Soykırım' Formülü", Cumhuriyet, 11 Nisan 2007, s.11; Evan R. Goldstein, "Soykırım Siyasete Alet Edilmemeli", Ha'aretz, 24 Temmuz 2007; Murat Belge, "Soykırım, Tarih, Hukuk", Radikal, 1 Şubat 2008, s.11; "Aborijinlerden Soykırım Suçlaması", Ülkede Özgür Gündem, 15 Nisan 2005, s.8; "Fransa, Ruanda Soykırımı'na Çanak Tutmuş", Evrensel, 4 Temmuz 2007, s.10; Celil Demiralp, "Fransa Geçmişiyle Yüzleşmiyor", Gündem, 12 Temmuz 2007, s.10; Özgür Dirim Özkan, "Srebrenitsa'nın Acısı", Radikal İki, 29 Temmuz 2007, s.6; "Adalet Divanı Sırbistan'ı Akladı", Evrensel, 27 Şubat 2007, s.10; Sami Kohen, "Kosova Örnek mi?", Milliyet, 21 Kasım 2007, s.12; Sami Kohen, "Kosova Örnek Olabilir mi?", Milliyet, 10 Mart 2007, s.20; Yahya Berman, "Bosna Soykırımı: Hukuk Adalete Yeter mi?", Birikim Dergisi, No:216, Nisan 2007, s.41-50; Gündüz Aktan, "Soykırım: Yeni Gelişmeler (2)", Radikal, 3 Kasım 2005, s.7; Güneri Civaoğlu, "Soykırımda Dolar İzi", Milliyet, 17 Mart 2007, s.19; Gündüz Aktan, "Mukayeseli Soykırımlar (1)", Radikal, 7 Mayıs 2005, s.7; Avni Özgürel, "Ermeni Meselesi... Soykırım Bir Endüstri Oldu", Radikal, 13 Mart 2005, s.11; Turgut Tarhanlı, "Soykırım Kararı ve Adalet", Radikal, 6 Mart 2007, s.10; Turgut Tarhanlı, "Soykırım Kararı: İlk Gözlemler", Radikal, 1 Mart 2007, s.10; Yahya Berman, "Bosna Soykırımı ve Adaletin Hâlleri", Radikal, 2 Mart 2007, s.12; Gündüz Aktan, "Divan ve Soykırım Hukuku (1)", Radikal, 3 Mart 2007, s.7; Gündüz Aktan, "Divan ve Soykırım Hukuku (2)", Radikal, 6 Mart 2007, s.7; Taha Akyol, "Soykırım İçin İçtihat", Milliyet, 28 Şubat 2007, s.17; İlter Türkmen, "Uluslararası Adalet Divanı ve Soykırım", Hürriyet, 10 Mart 2007, s.6; Hadi Uluengin, "Soykırım ve Emsal", Hürriyet, 28 Şubat 2007, s.12; Ragıp Zarakolu, "Bosna Soykırımı Anmasından", Evrensel, 17 Temmuz 2007, s.16; Hüseyin Baş, "Soykırım ve Soykırımdan Sabıkalı Pazarlayıcıları..", Cumhuriyet, 9 Temmuz 2007, s.10; Nilgün Cerrahoğlu, "Soykırım ve Güç Politikası", Cumhuriyet, 3 Mart 2007, s.17; Nilgün Cerrahoğlu, "Soykırım ve Güç Politikası (II)", Cumhuriyet, 5 Mart 2007, s.17; Fikret Bila, "Dachau Kampı Soykırımın Ne Olduğunu Gösteriyor", Milliyet, 16 Şubat 2007, s.18.

[92] Kamuoyunun Paris'te 1915 kurbanları adına açılan anıtıyla tanıdığı Gomidas Vartabed, Ermenilerin 1915 Tehciri ile özdeşleştirdikleri bir tarihsel kimlik. Asıl ismi Soğomon Soğomonyan olan Gomidas, 1869 yılında Kütahya'da dünyaya gelir ve küçük yaşta hem anne, hem de babasını kaybeder. 11 yaşında rahip olmak üzere Ermenistan'a gider. Anadili Türkçe olduğundan, manastır eğitimine Ermenice öğrenerek başlar. Küçük yaşta müziğe olan yeteneği fark edilir ve hem Tiflis, hem de Almanya'da önemli müzik okullarından birincilikle mezun olur. Dönemin oldukça tanınmış ve saygın etnomüzikologlarından olan Gomidas, Anadolu ve Kafkasları on yıl boyunca dolaşarak aralarında Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Farsça'nın da bulunduğu pek çok dilde, kaybolmaya yüz tutmuş söylence ve mayaları kendi geliştirdiği nota sistemiyle kayda geçirir. Tek sesli Ermeni kilisesi ayinini, çok sesli notaya geçirir. 24 Nisan 1915'te tutuklanarak Anadolu'nun içlerine gönderilen ve çoğunun geri dönmediği sürgüne gönderilir. Geniş çevresi ve özellikle yakın dostları Halide Edip Adıvar ve Amerikan büyükelçisi Morgenthau'nun çabalarıyla son anda kurtarılır. İstanbul'a aklını kaybetmiş olarak döner. Bir süre Şişli'deki La Paix psikiyatri hastanesinde kaldıktan sonra dostları tarafından , Paris'e gönderilir. 1936 yılında aklını kaybetmiş bir hâlde hayata gözlerini yumar. ("Gomidas: Tehcirin Sembolü", Taraf, 24 Nisan 2008, s.12.)

[93] 24 Nisan 1915'te 300'e yakın önde gelen Ermeni aydın ve siyasetçi tutuklanarak tehcir edildi... Ermeniler ve pek çok tarihçinin ortak fikrine göre, 24 Nisan tutuklamalarında yüzlerce Ermeni aydın, siyasetçi ve cemaat önde geleni Çankırı, Çorum ve Ayaş gibi Anadolu'nun iç bölgelerine sürgün edilmiş, Gomidas Vartabed gibi, hatırlı dostları sayesinde küçük bir grup hayatta kalabilmeyi başarsa da, sayıları 220 ile 300 kişi arasında olduğu iddia edilen Ermeni aydınların büyük bir kısmının sürgünde hayatını kaybettiği biliniyor. Sürgünde öldürülen Ermeni önde gelenlerinin listesini şöyleydi:

"Rupen Sevag (Şair, yazar, hekim), Siamanto (şair, yazar), Krikor Zohrab (milletvekili, yazar), Tanyel Varujan (şair), Rupen Zartaryan (şair, yazar, gazeteci), Sarkis Abo (öğretmen), Levon Aghababian (Eğitimci), Hrant Aghacanian (bankacı), Mihran Tabakyan (yazar, eğitmen), Mihran Aghajanian, Mihran Aghasyan (şair), Haçadur Malumyan (gazeteci), Vahram Altunyan (tüccar), V. Arabyan (eğitimci), Sarkis Ardmantsi, Karmuni, Asadur Arsenyan (eczacı), Artsruni (eğitimci), Baruyr Arzumanyan, Harutyun Asaduryan, Varteres Atanasyan (yerel yönetici), Adzarik (eczacı), Haçik Bardizbanyan (doktor), Hamparsum Boyacıyan (doktor), Yervant Çavuşyan (bilim insanı, eğitimci), Dikran Çöküryan (gazeteci, eğitimci), Harutyun Kalfayan (avukat, yerel yönetici), Nazaret Dahavaryan (doktor), Boğos Danyelyan (avukat), Yervant Der Kaprielyan, Armen Dorian (şair), Parunak Feruhyan (müzisyen, yerel yönetici), Goncagülyan (tüccar), Krikor Torosyan (gazeteci), Gülistanyan (doktor), Mihtad Haygazn (eğitimci, tüccar), Hamparsum Hamparsumyan (gazeteci-yazar), Ardaşes Harutyunyan (gazeteci-yazar), Apraham Harigyan (Türkolog), Mıgırdiç Hovhanesyan (eğitimci), Melkon Gürcüyan (gazeteci-yazar), Krikor Hürmüz (gazeteci-yazar), Haçik İdareciyan (eğitimci), Aris İsrailyan (eğitimci), Apik Cambaz (tüccar), Harutyun Cangülyan (siyasetçi), Harutyun Kalfayan (eğitimci), Arisdakes Kasparyan (Avukat, tüccar), Husig A. Kahanayan (din adamı), Kevork Kayıkçıyan (tüccar), Levon Kayıkçıyan (tüccar), Mihran Kayıkçıyan (tüccar), Prof. Dikran Kelekyan (eğitimci, yazar), Akrik Keresteciyan (tüccar), Karekin Khacak (gazeteci), Hovhannes Kiliciyan (matbaacı), Hovhannes Kımpetyan (şair), Harutyun Pekmezyan (tüccar), H.Kevork Köleyan, Harutyun Konyalıyan (tüccar), Şavarş Kırisyan (gazeteci-yazar), Prof. Levon Kirişçiyan (şair, eğitimci), Onnik Mağazacıyan (coğrafyacı), Hazar Hazaryan (eğitmen), A.D. Matteosyan (avukat, yazar), Teodoros Menzikyan (tüccar), Sarkis Minasyan (siyasetçi, aktivist, eğitimci ve gazeteci), Krikor Miskçiyan (eczacı), Dr. İstepan Miskçiyan, Zareh Mumcuyan (dilbilimci), Hovhannes Onnikyan, Krikor Onnikyan, Mıgırdiç Onnikyan, Nerses Papazyan (din adamı), Keğam Parseğyan (eğitimci-gazeteci), Dr. Garabet Paşayan (milletvekili), Yervant Perdahçıyan (din adamı), Purad Sımpat Der gazaryan (yazar), Vramşabuh Samuelof (banker), Garabet Sarafyan (yerel yönetici), Jak Sayabalyan (konsolos tercümanı), Vartkes Hovhannes Serengülyan (milletvekil), Parseğ Şahbaz (gazeteci-yazar), Yenovk Şahen (oyuncu), Harutyun Şahrikyan (avukat). ("24 Nisan'da Ne Olmuştu", Taraf, 24 Nisan 2008, s.12.)

[94] Ali Bayramoğlu, "24 Nisan 1915'den 24 Nisan 2008'e...", Yeni Şafak, 25 Nisan 2008.

[95] Murat Belge, "Üzülmek de Yasak", Radikal, 12 Nisan 2005, s.11.

[96] Marcel Proust.

[97] Çin Atasözü.

[98] Horen'li Musa'nın bahsettiği Hayk, ya da Strabon'un bahsettiği Armenos gibi güya Ermenileri yeni vatanlarına götüren destansı kahramanlarla ilgili farklılık, Ermenilerin parçalara ayrılmış aşiretler oldukları ve Anadolu'nun çeşitli kesimlerinde yaşadıklarına işaret etmektedir.

[99] Diakonoff a göre M.Ö. IX. yüzyıla kadar politik özerkliğini sürdüren Alzi'deki Muşki krallığı da, Ermeni devletini oluşturan çekirdeklerden biri olarak dikkate alınabilir.

[100] Diakonoff Proto-Ermenice konuşanların, Muşki ve Urumi aşiretlerinin doğuya doğru ilerlemesinde yer almış ve belki de M.Ö. XII. yüzyılın ilk yarısında onlarla beraber Yukarı Fırat ve Murat nehirleri vadilerinde yerleşmiş olabileceklerinden bahsetmektedir. Diakonoff Proto-Ermenice konuşanların Muşki (doğu kolu) ve belki de Urumiler olarak tanındıkları sonucuna varmaktadır.

[101] Eski Ermenice'nin temel kelime haznesine ait olmayan ve hâlâ açıklanamayan çoğu kelime Hurri-Urartu kökenli olabilir. Ermeniler Hurri-Urartu dünyasından köle, tuğla, mühür, kalay, yerel bitki isimleri (nane, nar, erik, ayva) ve bölgenin yerli malı olan diğer maddelere ait terimleri ödünç almış olabilirler. Ancak Eski Ermeni dil tabakasında M.Ö. VI. yüzyılda yaşamış İskitli gruplar ya da batılı Hint-İran kökenlilerle olan ilişkilere ait hiçbir iz tespit edilmemiş olması oldukça gariptir.

[102] İlk yazılı Ermeni metinlerinden bin yıl önce, gelişmesinin çok erken bir aşamasında Ermeni dilini konuşan kimselerle karşılaşan Knidos'lu Eudoxus gibi Yunan gezginler, Ermenice'nin ses yapısının Phryg diline benzediğini düşünmüşlerdir. Eski Ermenice'nin kökenine ilişkin yorumlar yaparken Diakonoff, diğer Hint-Avrupa dillerine ait herhangi bir gruba oranla, kelime haznesinde belli bir Trak, Phryg ve Yunan dili akrabalığının saptandığına işaret eder.

[103] Persler Ermenistan'dan Armina olarak bahsederken, Babilliler ve İbraniler eski Urartu ve Ararat terimlerini kullanmışlardır. Pers Kralı I. Darius'un askeri komutanı olan Dadrsis'in, adının Persçe olmasına rağmen, Ermeni kökenli olduğuna işaret edilmiştir. Bu da, Pers yönetimi altında bazı Ermenilerin yüksek mevkilere getirildiklerini düşündürmektedir.

[104] Jak Yakar, Anadolu'nın Etnoarkeolojisi, çev: Selen Hırçın Riegel, Homer Kitapevi, 2007, s.123-124-125-126-127.

[105] Eliot.

[106] Yusuf Hikmet Bayur: Türk İnkılabı Tarihi. Cilt 1 Kısım 1. Üçüncü Baskı (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983), 6-8; Cevdet Küçük: Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı, 1878-1897 (İstanbul; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1984), 13-15; Louİse Nalbandian: The Armenian Revolutionary Movement. The Development ofArmenian Political Parties through the Nineteenth Cenntury (University of California Press, 1963), 27-28.

[107] Osmanlı devleti ile Ermeni cemaati arasında gelişen bu süreç için bkz. Arman J. Kirakossian: British Diplomacy and the Armenian Ouestion from the 1830s to 1914 (Princeton Landon: Gomidas Institute Books, 2003), 83-283; Stanford J. Shaw: History of the Ottoman Empire and Modern Turkey. 2. Cilt, 202-205, Doğu Anadolu bölgesindeki Ermeniler ve Kürtler arasında artan gerilim için bkz. Hans-Lukas Kieser: Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938. Almanca'dan çev: Atilla Dirim (İstanbul: İletişim Yayınları, 2005), 171-187.

[108] Misyoner okullarının Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki Hıristiyan nüfuslarda etnik kimlik ve ulusal bilincin gelişimine katkısı konusunda bkz. Kieser, 116-126; Selçuk Aksin Somel: ‘The Religious Community Schools and Foreign Missionary Schools", Ottoman Civilization. 1. Cilt. Haz. Halil İnalcık ve Günsel Renda (Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002), 396-398.

[109] Vartan Artinion: The Armenian Constitutional System in the Ottoman Empire. A Study of Historical Development (İstanbul: [V.Artinian?], 1988 ?), 15-18; Aksin Somel: Dos Grundschulwesen in den Provinzen deş Osmanischen Reiches wahrend der Herrschaftsperioa'e Abdülhamid II (Egelsbach, Frankfurt, Washington: Hansel-Hohenhausen Verlag, 1995), 279-280; Frank Andrews Stone: Academies lor Anatolia. A Study of the Rationale, Program and Impact of the Educatinional Institutions Sponsored by the American Board in Turkey, 1830-1980 (New York, London: University Press of America, 1984), 130; Frank Andrews Stone: "The Educatİonal Awakening Among the Armenian Evangelicals of Aintab, Turkey, 1845-1915", Armenian Review 35-1 (1982), 35.

[110] Selçuk Akşin Somel, "Osmanlı Ermenilerinde Kültür Modernleşmesi, Cemaat Okulları ve Abdülhamid Rejimi", Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar Dergisi, No:5, Bahar 2007, s.71-73.

[111] Hans Lukas Kieser, "Türk Ulusal Tarihçiliğinin Gölgesinde Ermeni tehciri", Tarih ve Toptum Yeni Yaklaşımlar, sayı 1, Bahar 2005, s.246.

[112] Haydararakir Osmanyan Gaysrutyan Inttimatir Darreru Gonkrein, Kumarvadz Yevrobayi Meç (Avrupa'da Toplanan Osmanlı İmparatorluğu Muhalif Unsurlar Kongresi'nin Beyannamesi), (Cenevre: Taşnaktsutyun yayını, 1907).

[113] Haydararakir Osmanyan Gaysrutyan Inttimatir Darreru Gonkrein, Kumarvadz Yevrobayi Meç (Avrupa'da Toplanan Osmanlı İmparatorluğu Muhalif Unsurlar Kongresi'nin Beyannamesi), (Cenevre: Taşnaktsutyun yayını, 1907). s.10.

[114] Dönemin ayrıntılı analizi için bkz. Arşen Avagyan-Gaidz F. Minassian, Ermeniler ve İttihat ve Terakki, (İstanbul: Aras, 2005).

[115] İki önemli örnek: Anadolu'nun Mahall-i Muhtelifesinde Emlâk ve Arazi-i Magsube Hakkında Etmeni Patrikhanesi'nce Teşekkül Eden Komisyon-ı Mahsûs Tarafından Tanzim Olunan Raporların Sûret-i Tercümesi, (İstanbul: Dikran Doğramacıyan Matbaası, 1327/1911); ayrıca, Anadolu Vilâyâf-ı Osmaniyesindeki Arazi Meselesine Dair Ermeni Patrikhanesi'nden 7 Temmuz Sene 327 Tarihiyle Makam-ı Sami-i Sadaret-Uzma ile Dahiliye ve Adliye Mezahib-i Nezaret-i Celilelerine Arz ve Takdim Kılınan Takririn Suretidir, (İstanbul: Dikran Doğramaciyan Matbaası, 1328/1912); Ermenice olarak daha sonra Troşag'da yayımlanmıştır: "Hayeru Gatsutyum Turkio Meç" (Ermenilerin Türkiye'deki Vaziyeti), Şubat-Mart 1913 (2-3), s.31-36; İkinci rapora göre Meşrutiyet döneminde müsadere edilen Ermeni arazi ve mülklerinin sayısı şöyledir: a. Milli mülkler: 13 manastır, 27 kilise, l6 mezarlık, 18 gayrimenkul, b. Hususi mülkler: 7000 mülk ve bağ-bahçe (100 hektardan küçük araziler dahil değil).

[116] Roderic Davison, "The Armenian Crisis, 1912-1914," in his Essays in Ottaman and Turkish history, 1774-1923: The impact of the West, (Austin: University of Texas Press, 1990), s.182.

[117] Talât Paşa'nın Hâtıraları, (İstanbul: Güven. 1940); Hâtıralar/Cemal Paşa, (İstanbul: Selek, 1959); Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Mentese'nin Anıları, (İstanbul; Hürriyet Vakfı, 1986).

[118] Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Mamürerülaziz, Sivas.

[119] Rober Koptaş, "1914 Ermeni Reformu ve İttihatçı-Taşnak Müzakereleri", Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar Dergisi, No:5, Bahar 2007, s.159-162.

[120] Siyu Kabilesi-Yerli Atasözü.

[121] Meltem Toksöz, "Adana Ermenileri ve 1909 ‘İğtişâşı'...", Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar Dergisi, No:5, Bahar 2007, s.147-155.

[122] Cemal Paşa, Hatıralarım, Selek Yay., 1959, s.354.

[123] Ayşe Hür, "Adana İğtişaşı", Taraf, 6 Nisan 2008, s.13.

[124] Çin Atasözü.

[125] Tolga Ersoy, "Resmi Tarih Polemikleri-7", Sorun Polemik Dergisi, No:23, Kasım 2006, s.56-77.

[126] Katliamlar sırasında seçilen önemli yerlerden biri Trabzon Vilayeti'dir. Trabzon, Rumca'da ‘dar ve uzun bölge' anlamına geliyor. Trabizoid'den gelmiş bir kullanım, Trapezus bir süre kullanılır, sonra Trabzon hâlini alır. Bağlı sancaklar ve kazalar: Rize, Gümüşhane, Giresun, Ordu'dur. Vilayette çoğunlukla Türk, Laz, Rum, Ermeni yaşar. Eyalete III. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa bakıyor.

Valisi Cemal Azmi, eyaletin İttihat Terakki temsilcisi o dönem Yenibahçeli Nail'dir. Trabzon Vilayeti'nde 1 milyondan fazla Müslüman, 250 bin kadar Rum, 60 bin kadar Ermeni yaşadığı tahmin ediliyor o dönem. 1903 Trabzon Vilayet Salnamesi'nde, Trabzon Vilayeti'ndeki kadın erkek ve etnik, dinsel nüfus dağılımı şöyle veriliyor: Müslüman 972.981 (489.890 erkek, 483.091 kadın), Rum Ortodoks 185.784 (93.871 erkek, 91.913 kadın), Ermeni Gregoryen 50.233 (25.444 erkek, 24.789 kadın), Ermeni Katolik 1.506 (755 erkek, 751 kadın), Ermeni Protestan 1.140 (575 erkek, 565 kadın), Trabzon merkez nüfusu; Türk, Ermeni ve Rum olmak üzere 33.000'dir. Şehirde ev sayısı; 3.000'i Türklere, 1.000'i Rumlara, 588'i Ermenilere, 140'ı Katolik ve 9'u Protestan Ermenilere, bir kısmı da yabancılara ait olmak üzere, 5.000 kadardır. (M. Ali Çelebi, "Ermeniler Topluca Zehirlendi", Gündem, 25 Nisan 2007, s.6.)

[127] aktaran: M. Ali Çelebi, "XX. Yüzyılın İlk Soykırım Planı: Ermeniler Katlediliyor", Gündem, 24 Nisan 2007, s.6.

[128] Rus Atasözü.

[129] Fuat Dündar, "24 Nisan Nedir?", Radikal, 23 Nisan 2006.

[130] Murat Belge, "Türünün Tek Örneği", Radikal, 8 Mayıs 2005, s.11.

[131] Türker Alkan, "Türklerin Canı Patlıcan mıdır?", Radikal, 14 Ekim 2006, s.5.

[132] Türker Alkan, "Tehcir", Radikal, 26 Nisan 2006, s.5.

[133] Prof. Dr. Taner Timur, ‘1915 ve sonrası Türkler ve Ermeniler' başlıklı yapıtında şöyle der: "Her olgunun olduğu gibi, soykırımın da tarihi kökenleri aranabilir ve bu anlamda 1915 olayları da yeniden değerlendirilebilir. Fakat böyle bir girişimde adil olmak ve bütün kartları masanın üzerine koymak gerekir. Bu tarz bir yaklaşımsa ırkçılığın nerede ve nasıl doğduğu, nasıl uygulandığı, sömürgeciliğin bilançosu, emperyalist diplomasinin halkları birbirine nasıl düşürdüğü, günümüzde ‘aşiret kavgası' ya da ‘etnik kavga' gibi sunulan soykırımların altında hangi çıkarların yattığı gibi olguları objektif olarak irdelemeyi gerektirir. Çağdaş ve ileri bir Türkiye'yi temsil eden tüm Türkler böyle kapsamlı bir araştırmaya gönülden katılacaklar, kendi tarihlerini de ‘tepki' ve ‘korunma' saplantılarının yarattığı anormal durumdan kurtaracaklardır." (Taner Timur, 1915 ve sonrası Türkler ve Ermeniler, İmge Kitabevi Yay., 2000, s.108.)

[134] Taner Akçam, "Ermeni Meselesi Hâllolunmuştur" Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, İletişim Yay., 2008.

[135] yage, s.11.

[136] yage, s.35-36.

[137] yage, s.37.

[138] yage, s.37.

[139] yage, s.205.

[140] Özdemir Asaf.

[141] "Çankaya Köşkü'nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir (...) Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören'deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur 15 veya daha fazla sene evvel, İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem rahmetli Vehbi Bey'e bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı (...) Ayrıca Ankara'da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi ki, bu kilise de yakılmış..." (2007 Mart ayında, Hürriyet'teki sayfasında, Çankaya Köşkü'nün ilk sahibinin ‘savaş sırasında ülkeyi terk ederken mallarını satan' bir Ermeni olduğunu yazan Soner Yalçın'a bir düzeltme mektubu gönderen, ancak mektubu Yalçın tarafından yayınlanmayan Kasapyan ailesinin ferdi Edward J. Çuhacı.)

"Annesi İsmail Ağa'ya şöyle öğütler: ‘Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter." (Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu, s.95.)

"Nedim Ağa'nın cemaziyülevvelini bilir misin? (...) Ermeni tehcirinde kumaş mağazasına mı konmuş? Adam mı boğazlamış kendi gibilerle bir olup? -ikisi de var. (...) Bunlar Kayseri köylülerinden her yıl Çukurova'ya yüzlerce inenlerden (...) O zaman malum ya, Ermeniler, Rumlar ticareti ellerine almış, Osmanlıyı veryansın soyuyorlar. Derken Sultan Hamit'i indiriyorlar. Meşrutiyet. İttihat ve Terakki. Milli zengin yetiştirme modası. Ardından Ermeni tehciri...." (Orhan Kemal, Kanlı Topraklar, 1972, s.102-103.)

"Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı. Kıymetdar halıları ve eşyaları kamilen evlerinde idi. Fakat hükümet bunları muhafazadan acizdi. Sahipsiz kalan evler güya polisler tarafından muhafaza olunuyordu. Hâlbuki geceleyin halılar ve davarlar, kıymetdar eşya kamilen çalınıyordu. Aynı hâl İzmit'in Adapazarı'nın tahliyesi esnasında da vukua gelmiş, eşyalar çalındıktan sonra izi belli edilmemek için evler ateşe de verilmişti." (Ahmet Refik Altınay, iki Komite İki Kıt'al, Kebikeç Yayınları, 1994, s.34-35.)

"Kasabaya geldiğinde yalınayaktın. Ve Ermeniler kaçtığında en güzel Ermeni evine sen kondun. Artin Külekyan'ın evine Kendirli'nin konağını sen ilkokul yaptın. Tanıdıklarına, konargöçer Türkmen Ağalarına, ileri gelenlerine teker teker Ermeni evlerini sen dağıttın. Çadırdan çıkıp Ermeni konaklarına geçtiler... Hayk Topuzyan'ın toprağını kan eder çiftliğinin tapusunu nasıl çıkardın muallim Bey, nasıl? (...) Altı bin dönümlük Vartan Beğyan'ın tarlasını hemen onun üstüne bir gün içinde yapıverdin, niçin? (...) Yarısına Kürtlerin yerleştirildiği, geri kalanı harab olmuş Ermeni örenlerinin dolacağını senden başka kim, kim, kim akıl edebilirdi?" (Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti, s.353-354.)

[142] Ayşe Hür, "Ermenilerin Mallarını Kimler Aldı?", Taraf, 2 Mart 2008, s.12.

[143] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931), İletişim Yay., 2'inci baskı, 2004, s.196.

[144] V. İ. Lenin.

[145] Hasan Celal Güzel, "24 Nisan'da Ermeni Yalanları", Radikal, 27 Nisan 2008, s.8... Ayrıca bkz: Hasan Celal Güzel, "Ermeni Meselesi ve ‘Resmî Tarih'...", Radikal, 30 Nisan 2006, s.8; Hasan Celal Güzel, "İşte, ABD Ermeni Soykırım Taslağı'ndaki Yalanlar", Radikal, 25 Şubat 2007, s.8.

[146] Orhan Çekiç, "Ermeni Sorununu Büyük Devletler Yarattı", Cumhuriyet, 26 Nisan 2008, s.12... Ayrıca bkz: Orhan Çekiç, "Kurtuluş Savaşı, Ermenilerin Tüm Hayallerini Yıktı", Cumhuriyet, 28 Nisan 2008, s.8; Orhan Çekiç, "Ermeni Sorununun Baş Mimarları Bugün de Aynı Rolü Oynuyor", Cumhuriyet, 27 Nisan 2008, s.12.

[147] Türkkaya Ataöv, "Yalanlarına Atatürk'ü de Alet Ettiler", Cumhuriyet, 25 Nisan 2006, s.9... Ayrıca bkz: Türkkaya Ataöv, "... ‘Geçmişle Yüzleşmek' Ne Demek? - 2 -", Cumhuriyet, 25 Nisan 2008, s.16; Türkkaya Ataöv, "Nemrut Mustafa Paşa'yı Atatürk Yaptılar", Cumhuriyet, 27 Nisan 2006, s.9; Türkkaya Ataöv, "Atatürk'e Yakıştırılan Uydurma Demeçler", Cumhuriyet, 28 Nisan 2006, s.9; Türkkaya Ataöv, "Andonian'ın Sahte Belgeleri", Cumhuriyet, 26 Nisan 2006, s.9; Türkkaya Ataöv, "Ermeni İtiraflarının Bolluğu", Cumhuriyet, 10 Ekim 2007, s.9; Türkkaya Ataöv, "Ermeni Belge Sahteciliği ve Hukuk", Cumhuriyet, 29 Haziran 2006, s.17; Türkkaya Ataöv, "Tarihi Yanıltmak Kolay Değildir", Cumhuriyet, 10 Ekim 2007, s.9; Türkkaya Ataöv, "Soykırım mı, Değil mi?", Cumhuriyet Strateji, Yıl:1, No:43, 25 Nisan 2005, s.18-20; Türkkaya Ataöv, "Bir Milyon Dolara Satın Alınan Duvar", Cumhuriyet, 29 Nisan 2006, s.7; Türkkaya Ataöv, "Sapını Ben Vermeseydim...", Cumhuriyet, 26 Nisan 2005, s.17; Türkkaya Ataöv, "... ‘Geçmişle Yüzleşmek' Ne Demek?", Cumhuriyet, 24 Nisan 2008, s.6.

[148] Şükrü M. Elekdağ, "Arşivler Gerçeği Kanıtlıyor", Cumhuriyet, 29 Nisan 2005, s.9... Ayrıca bkz: Şükrü Elekdağ, "Soykırım ve Mavi Kitap", Radikal, 27 Nisan 2005, s.11; Şükrü Elekdağ, "... ‘Soykırım' ve Mavi Kitap", Radikal, 27 Nisan 2005, s.11; Şükrü M. Elekdağ, "UAD'nin Bosna Kararı ve Türkiye", Cumhuriyet, 24 Mayıs 2007, s.2; Şükrü M. Elekdağ, "Van'da Sadece 1500 Türk Sağ Kaldı", Cumhuriyet, 28 Nisan 2005, s.9; Şükrü M. Elekdağ, "Soykırım İddiası ve Dört Boyutlu Strateji", Cumhuriyet, 22 Nisan 2008, s.2; Şükrü Elekdağ, "AB'den Türkiye'ye Ermeni Engeli", Cumhuriyet, 25 Nisan 2005, s.6; Şükrü Elekdağ, "Asıl Sorumlu Ermenistan'dır", Cumhuriyet, 30 Mart 2007, s.9; Şükrü Elekdağ, "Nesnellikten Uzak, Tek Yanlı", Cumhuriyet, 1 Temmuz 2005, s.6; Şükrü Elekdağ, "Fransa'nın İkiyüzlülüğü", Cumhuriyet, 15 Ekim 2006, s.12.

[149] Gündüz Aktan, "Henüz Amaçlarına Ulaşamadılar (1)", Radikal, 28 Mayıs 2005, s.7... Ayrıca bkz: Gündüz Aktan, "Bellek ve Tarih", Radikal, 18 Nisan 2006, s.7; Gündüz Aktan, "Hukuk Öğreniyorlar (2)", Radikal, 7 Mart 2006, s.7; Gündüz Aktan, "Unutulan Soykırımlar", Radikal, 26 Nisan 2005, s.7; Gündüz Aktan, "Henüz Amaçlarına Ulaşamadılar (2)", Radikal, 31 Mayıs 2005, s.7; Gündüz Aktan, "Soykırımdan Kurtulanlar (2)", Radikal, 1 Aralık 2005, s.7; Gündüz Aktan, "Tarihle Yüzleşmek (4)", Radikal, 14 Mayıs 2005, s.7.

[150] Yılmaz Argüden, "Ermeni Meselesinde Dünyaya Dert Anlatabilmenin Yolları", Radikal, 23 Aralık 2006, s.11

[151] Toktamış Ateş, "24 Nisan'ın Düşündürdükleri (2)", Cumhuriyet, 28 Nisan 2005, s.3... Ayrıca bkz: Toktamış Ateş, "Ermeni Sorunu...", Cumhuriyet, 1 Ekim 2005, s.3.

[152] İlhan Selçuk, "1915'in Öncesi ve Sonrası...", Cumhuriyet, 29 Eylül 2005, s.2.

[153] İlhan Selçuk, "Ermeni Kıyımında Sorular...", Cumhuriyet, 4 Ekim 2005, s.2... Ayrıca bkz: İlhan Selçuk, "... ‘Tehcir'in Gerekçesi!", Cumhuriyet, 5 Mayıs 2005, s.2.

[154] "Genelkurmay'dan Ermeni Belgeleri", Cumhuriyet, 12 Ekim 2006, s.9... Ayrıca bkz: "Genelkurmay Belgeleri Yayımlıyor", Radikal, 14 Nisan 2005, s.9.

[155] Nurer Uğurlu, "Boğazlıyan Ermeni Katliamı", Cumhuriyet, 13 Nisan 2005, s.8.

[156] Bkz: Alev Coşkun, "Ermeni Belgeleriyle Ermeni Soykırımı Yalanı", Cumhuriyet, 16 Eylül 2006, s.17; "AKP'li Egemen Bağış: Soykırım Tüccarı Irkçı Bağnaz Milliyetçiler", Radikal, 10 Ekim 2007, s.9; İlhan Selçuk, "Sabiha Gökçen ve Tehcir...", Cumhuriyet, 25 Şubat 2004, s.2; "Soykırım Savına Sivil Yanıt", Cumhuriyet, 13 Ekim 2007, s.15; Cenk Başlamış, "Ankara'nın Erivan'dan Talepleri", Milliyet, 22 Aralık 2007, s.12; Mine G. Kırıkkanat, "1915'ten 2005'e", Radikal, 22 Temmuz 2005, s.7; "... ‘Soykırım' Davasında Türk Elçi Beraat Etti", Radikal, 9 Eylül 2007, s.6; İsmet Berkan, "Yine Soykırım Meselesi", Radikal, 24 Ağustos 2007, s.3; Hilal Yılmaz, "İskoçya: Soykırım İddiasında Türk Tarafı Konuştu", Radikal, 26 Ekim 2005, s.9; "Dışişleri Bakanı Gül: Soykırım Savları: Fransa Dışında Tanıyan Yok", Cumhuriyet, 21 Kasım 2005, s.10.

[157] "Halaçoğlu'na 353 Tarihçiden Destek", Hürriyet, 5 Mayıs 2005, s.24.

[158] İsmail Saymaz, "Bu Kemikler Nereye Gitti?", Radikal, 26 Nisan 2007, s.5.

[159] Çin Atasözü.

[160] ABD ve soykırım tartışmaları için bkz: "ABD, Ermeni Soykırımını Tanısın", Los Angeles Times, 22 Mart 2006; Jackson Diehl, "Bir Garip Ermeni Soykırımı Tartışması", The Washington Post, 5 Mart 2007; Michael Rubin, "Ermeni Tasarısının Amacı Tribünleri Kazanmak", National Rewiew, 15 Ekim 2007; Charles Krauthammer, "Ermeni Tasarısı Siyasi Bir Kumar", The Washington Post, 19 Ekim 2007; Yasemin Congar, "Beyaz Saray Soykırım Tasarısı'na Neden Karşı?", Milliyet, 19 Mart 2007, s.12; "Eski Beyaz Saray Danışmanı Fein: Ermeni Savları Gerçekdışı", Cumhuriyet, 29 Mart 2007, s.10; "24 Nisan Açıklaması: Bush ‘Soykırım' Demedi", Cumhuriyet, 25 Nisan 2007, s.11; Semih İdiz, "Ermeni Soykırımı Tasarısına Ne Oldu?", Milliyet, 24 Mayıs 2007, s.22; "Ermeni Savlarını Reddetti... ABD Tarihçi Lewy: Soykırım Değil", Cumhuriyet, 23 Nisan 2008, s.11; Taha Akyol, "Amerika Ermeni Milliyetçiliği", Milliyet, 13 Ekim 2007, s.15; Cavid Veliev, "ABD'den Ermenistan'a Karabağ ‘Desteği'...", Cumhuriyet Strateji, Yıl:3, No:148, 30 Nisan 2007, s.10-11; "Bush'a Ermeni Baskısı", Cumhuriyet, 21 Nisan 2005, s.10; "Ermeni Tasarısına Karşı Sayılar Türkiye Lehine Dönüyor", Radikal, 17 Ekim 2006, s.9; Semih İdiz, "Ermeni Tasarısı Görüşümü Revize Ediyorum", Milliyet, 8 Mart 2007, s.14; Yasemin Çongar, "Soykırım Tasarısı 2008'e Kalsa Bile...", Milliyet, 5 Mart 2007, s.20; Yasemin Çongar, "ABD Yönetiminde Ermeni Tasarısı Korkusu: İncirlik Üssü'nü Türkiye Kapatabilir", Milliyet, 16 Mart 2007, s.15; Yasemin Çongar, "Beyaz Saray Soykırım Tasarısı'na Neden Karşı?", Milliyet, 19 Mart 2007, s.15; Nurşen Mazıcı, "ABD'yle İlişkiler ve Ermeni Tasarısı", Radikal, 10 Ekim 2007, s.11; "Washington Post Editörü: Diyaspora Ermenistan Gerçeğini Görmüyor", Cumhuriyet, 16 Ekim 2007, s.8; "Tasarı Yersizden de Öte...", Washington Post, 10 Ekim 2007; Haluk Özdemir, "ABD, ‘Soykırım' Tasarısı ve PKK", Radikal, 26 Ekim 2007, s.13; "Ermeni Lobisine Yine Kötü Haber", Cumhuriyet, 29 Eylül 2007, s.9. "Ermeni Patriği ABD'de: Diyaspora Mutafyan'a Ateş Püskürüyor", Cumhuriyet, 19 Eylül 2007, s.11; Muzaffer İlhan Erdost, "ABD Soykırım Tasarısı", Cumhuriyet, 17 Ekim 2007, s.2.

[161] İlk olarak 1965 yılında Uruguay parlamentosunun siyasi olarak tanıdığı Ermeni soykırımı ("Uruguay'la Başladı 18 Ülke Kabul Etti", Cumhuriyet, 24 Nisan 2007, s.8.) Türkiye'nin itirazlarına karşın 19 ülkenin parlamentosunca tanındı. En fazla sayıda tasarı yedi ülkeyle 2005'te kabul edildi: Uruguay (1965, 2004, 2005); Kıbrıs Rum Kesimi (1982); Arjantin (1993, 2003, 2004, 2005, 2006, 2007); Rusya (1995, 2005); Kanada (1996, 2000, 2004); Yunanistan (1996); Lübnan (1997, 2000); Belçika (1998); İtalya (2000); Vatikan (2000); Fransa (2001); İsviçre (2003); Slovakya (2004); Hollanda (2004); Polonya (2005); Almanya (2005); Venezüella (2005); Litvanya (2005); Şili (2007). ("Ermeni Tasarısı Kabul Edildi", Radikal, 11 Ekim 2007, s.10.) Ayrıca "Ermeni Meselesi"nde batı parlamentolarının tutumu için bkz: "Ermeni Olayları: Kanada Lideri ‘Soykırım' Dedi", Radikal, 26 Nisan 2006, s.8; "Kanada Başbakanı Harper'ın ‘Ermeni Soykırımı' Sözü Üzerine Kanada ile İşler Bozuluyor", Radikal, 8 Mayıs 2006, s.13; "Kanada: Ermeni İddiası Müfredatta", Radikal, 28 Ocak 2008, s.7; "Fransa: Soykırımı İnkâr Cezalandırılsın", Radikal, 26 Nisan 2005, s.13; "Fransa'ya Yanıt Cezayir'den", Cumhuriyet, 13 Mayıs 2005, s.11; "İsveç Meclisi ‘Soykırımı' Tanıdı", Radikal,17 Aralık 2003, s.10; Gündüz Aktan, "İsviçre ve Ermeni Meselesi", Radikal, 28 Temmuz 2005, s.7; Ferai Tınç, "Polonyalı Bakandan, Ermeni Sorunu Girişimi", Hürriyet, 14 Nisan 2006, s.20; "Sezer'den Polonya'ya ‘Soykırım' Sitemi", Radikal, 24 Ocak 2007, s.12; Elçin Poyrazlar, "Ermeni Savları: Almanya Topu Üyelere Attı", Cumhuriyet, 18 Nisan 2007, s.11; "Barroso: Tarih Siyasete Alet Edilmesin", Radikal, 11 Ekim 2007, s.10; "AB: Soykırım Tasarısına Rötuş", Radikal, 19 Nisan 2007, s.11; Selçuk Gültaşlı, "AB'den Ermeni Çıkışı: Almanya'yı Örnek Alın", Zaman, 16 Ekim 2007, s.16; Richard Cohen, "Tarih Türk Yetkililerin Tekelinde Değil", The Washington Post, 16 Ekim 2007; Adam Schiff, "Soykırım İnkârı Katmerli Cinayetle Eşdeğer", Washington Post, 16 Ekim 2007; "Soykırım Cephesinde Derin Hesaplar", Radikal, 19 Ekim 2007, s.9; "Sözde Ermeni Soykırımı. İsrail Parlamentosu Reddetti", Cumhuriyet, 15 Mart 2007, s.10; "Yahudi Lobisi: Ermeni Tasarısına Destek Yok", Radikal, 22 Eylül 2007, s.12; "ABD'li Tarihçi: İsviçre Medeniyetsiz", Cumhuriyet, 13 Mayıs 2005, s.11.

[162] Bkz: Murat Belge, "Tarihçi", Radikal, 9 Aralık 2006, s.13; Ahmet Aslan, "Tarih ve Tarihçilerimiz: Yeniden Düşünmek", Taraf, 25 Nisan 2008, s.13; Nuri Bilgin, "Tarih ve Kolektif Belek (I)", Toplumsal Tarih Dergisi, No:173, Mayıs 2008, s.34-40.

[163] Cavid Veliev, "ABD'deki ‘Soykırım Ticareti' Yeniden Sahnede: Türkiye Sınır Kozunu Kullanmalı", Cumhuriyet Strateji, Yıl:3, No:142, 19 Mart 2007, s.23.

[164] "Ermeni Meselesi"ne dair farklı pozisyon ve yorumlar için bkz: Yücel Özdemir, "Diasporanın Ermeni Sorunu", Evrensel, 27 Nisan 2005, s.11; Murat İlem, "Diasporanın İstemleri", Cumhuriyet, 21 Nisan 2005, s.10; Ara Sarafyan, "Akdamar'daki Açılışın Önemini Gözardı Ettik", Radikal, 14 Nisan 2007, s.10; Semih İdiz, "Ermeni Soykırımı Tasarısına Ne Oldu?", Milliyet, 22 Mayıs 2007, s.22; Serj Sarkisyan-Arthur Bağdasaryan, "Ermenistan'ın Yeni Hükümeti Diyalog Temelinde Çalışacak", The Washington Post, 17 Mart 2008; "Türkiye-Ermenistan İlişkileri İçin Umut Var", Los Angeles Times, 25 Nisan 2008; "Ermenistan'la Sıcak Mesajlaşma", Radikal, 28 Nisan 2008, s.9; "Sarkozy: Türkiye Soykırımı Kabul Etse de Üye Olamaz", Cumhuriyet, 25 Nisan 2007, s.10; Vartan Oskanyan, "Fransa'nın Cesur Mesajı Türkiye'ye Vız Geldi", International Herald Tribune, 19 Ekim 2006; Gila Benmayor, "Ermenistan ile Sınır Kapısı Açılır mı?", Hürriyet, 21 Eylül 2007, s.13; Semih İdiz, "Ermenistan Liderini Arıyor: Diyasporayı Hem ‘Nimet' Hem ‘Külfet' Gören Var", Milliyet, 17 Şubat 2008, s.21.

[165] "Soykırım Yasası Kimseye Bir Çıkar Sağlamaz", Le Monde, 12 Ekim 2006.

[166] Michel Wieviorka, "Fransa Tarihçilere Hakaret Ediyor", Le Monde, 16 Ekim 2006.

[167] "Yasa, Tarihçileri İsyan Ettirdi", Cumhuriyet, 8 Mayıs 2006, s.11.

[168] "Ermeni Soykırımı Yasalarını İptal Edin", Cumhuriyet, 16 Aralık 2005, s.6.

[169] Gabriel Garci Márquez.

[170] Nuray Mert, "Üzerinden Bir Yıl Geçti", Radikal, 22 Ocak 2008, s.6.

[171] Taner Akçam, "Hrant'la En Son Konuştuklarımız-1: Diyasporaya Karşı Zihniyet Mücadelesi", Radikal, 6 Mart 2007, s.11.

[172] Taner Akçam, "Hrant'la En Son Konuştuklarımız -2: Çözüm İçin Ermeni-Türk İlişkilerini Normalleştirme Girişimleri Şart", Radikal, 7 Mart 2007, s.13.

[173] "Prof. Dr. Taner Timur, ‘1915 ve sonrası Türkler ve Ermeniler' başlıklı yapıtında, günümüz çağdaş Türkü'nün kendisini 1915'te İttihatçılarca gerçekleştirilen bu kırımdan ayırması gerektiğine dikkat çeken Timur, yakın tarihimizde bazı Türk aydınlarının bunu bir ölçüde yapmış olduğunu da belirtir ve Halide Edip Adıvar'ın 1915 olaylarını ‘Türk'ün Ateşle İmtihanı' adlı kitabında ‘Ermeni göçürmeleri ve toptan öldürmeler' biçiminde andığını hatırlatır." (Fatih Polat, "Zarakolu Davası ve Ermeni Sorunu", Evrensel, 30 Kasım 2005, s.7.)

[174] Taner Akçam, "Türklüğümün İsyanı", Radikal, 24 Ocak 2007, s.11.

[175] Kenya Atasözü.

[176] Mahkeme savunmalarım(ız) ve hukuk yazıları(mız) 496 sayfa (Sibel Özbudun-Temel Demirer, "Hayır, Evet'ten Önce Gelir"! Hukuk(suzluk) Yazıları, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 496 sayfa.) ya da insan hak(sızlık)ları konusunda kaleme aldıklarımız 550 sayfalık (Sibel Özbudun-Temel Demirer, "Söylenecek Yalan Kalmadı" İnsan Hak(sızlık)ları, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 550 sayfa.) tuğla gibi kitaplar oldu; bu külliyat daha da "zenginleşeceğe" benzer! Her iki kitabı da savunma dosyama ekleyip, dikkatinize sunuyorum.

[177] "Son gülen, iyi güler." (İtalyan Atasözü.)

[178] Nâzım Hikmet, "Büyük İnsanlık", 7 Ekim, Taşkent, 1958.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Devrimci 1 Mayıs Platformu'nun 2008 1 Mayıs deklerasyonu:


Devrimci 1 Mayıs Platformu'nun 2008 1 Mayıs deklerasyonu:
Salı, 13 Mayıs 2008 21:19
2008 1 Mayıs'ında kazanan devrimci irade, disiplin ve kararlılık olmuştur

2008 1 Mayıs'ına yaklaşırken biraraya gelen platformumuz, henüz kimse 1 Mayıs'ı gündemine almamışken 2008 1 Mayıs'ında Taksim'de olacağını açıklamıştır. Çalışmalarını bu doğrultuda başlatıp, defalarca geniş toplantılar düzenlemiş, kendi dışındaki kurumlarla ve sendikalarla görüşmeler yapmış, düşüncelerini çeşitli aşamalarda yazılı ve sözlü iletmiş, tartışmış, birleşik, devrimci ve kitlesel Taksim 1 Mayıs'ı için adımlar atmıştır.

Kuşkusuz 2008 1 Mayıs'ı her açıdan değerlendirilmeye, dersler çıkarılmaya muhtaçtır. Birçok kazanımı olmasına, bir bütün olarak direniş sergilenmesine rağmen zaaflı yönleri de vardır. 2009 Taksim 1 Mayıs'ını örgütlemek ve daha ileriye taşımak için 2008 1 Mayıs'ından ciddi dersler çıkarılması gerekmektedir.

Devlet terörüne karşı sokak-sokak direnilmiştir!

Kendi içlerinde ABD emperyalizmi adına ülkeyi yönetmek için çatışanlar, söz konusu işçi-emekçiler, halk olunca her zaman olduğu gibi yine birlikte hareket etmişlerdir. Sahte cepheleşmelerini boşa çıkaracak olan işçi-emekçi halkın 1 Mayıs'ta yüz binler olup Taksim'e akmasından korkmuşlardır

Haftalar öncesinden başladı devlet terörü. Önce bu ülkenin en meşru kurumları, devrimci ve demokratik kitle örgütleri "provokatör", "marjinal örgüt" olarak lanse edildi. "Elimizde güçlü istihbaratlar var, '77 1 Mayıs'ı gibi provokasyon yapılacak" savsatası ile kamuoyu terörize edilmeye çalışıldı. Bizzat AKP hükümetinin birinci ağızlarından sendikalar, devrimciler, demokratlar, emekçiler yani tüm halk güçleri tehdit edildi. "Orantılı güç kullanacağız", "Taksim'de ısrar Anayasal düzene başkaldırıdır" denildi. İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah devletten aldıkları güçle halka karşı savaş hazırlıklarını büyük bir "vatanperverlikle" yaptılar. Onlar Taksim alanını halktan korumak gibi ulvi bir görevle görevlendirilmişlerdi. Ve gereğini yaptılar. 30 bin polis ve gerektiğinde kullanmak üzere binlerce komando... Yüzlerce panzer, zırhlı araç, yetmediği yerde itfaiye araçları, iş makinaları... Binlerce gaz bombası, tazyikli su, özel olarak hazırlanmış beyzbol sopaları ve kurşunlar... Bir gün öncesinden Taksim'i işgal ettiler. İnsana yasak koydular. Sıkıyönetim ilan edilseydi herhalde bundan daha geniş bir önlem alınamazdı.

Sonra sokaklarda, caddelerde toplanan emekçilerin üzerine azgınca saldırılar düzenlenmeye başlandı. Şişli'den Taksim'e kadar konumlanmış resmi üniformalı güruhlar, halka azgınca saldırılar düzenledi. Şişli Etfal Hastanesi'ne saldıran polis buraya tam dört kez gaz bombası attı. İstanbul Valisi bu durumu izah ederken, adeta halkla alay edercesine "bomba kaza ile yere düşmüş" diyebildi. Eğer bu ülkeyi yönetenler ve onların valisi ortalama bir zekaya sahip olabilselerdi halk nezdinde düştükleri bu komik durum karşısında biraz olsun utanırlardı. Ama olmadı. Hızlarını alamadılar bu kez de avukatlara saldırdılar. Yetmedi Adliye'nin içine gaz bombası attılar. Durmadı terör. ÖDP il binası basıldı içerdekilerin üzerine ateş açıldı gaz bombaları atıldı. Gazetecilerin kolunu kırdılar. Yetmedi turistleri copladılar. Devlet terörü sınır tanımıyordu. Zembereğinden boşalmış bu saldırganlar yerde yatana tekmeler atmaya, sokakta gördüğüne silah çekmeye, Teşvikiye'de, Cevahir Otel'in önünde olduğu gibi emekçilerin üzerine hedef gözeterek kurşun yağdırmaya devam etti gün boyu.

Haftalardır yapılan "provokasyon olacak" yaygarası gerçekleşmişti. Ortada bir provokasyon vardı ve bunun tezgahlayanı bizzat devletti. Daha sabahın 06:45'inde henüz ortada bir eylem vb. yokken DİSK binasına saldırılmasının tek izahı provokasyondur. DİSK binasında startı verilen devlet terörü, gün boyu Şişli ve Taksim'de artarak devam etmiştir.

2008 1 Mayıs'ında devlet terörü uygulayanlarla '77 katliamını gerçekleştirenler aynıdır...

Taksim'i halka ve emekçilere yasaklayanlar aynı meydanda 31 yıl önce katliamı tezgahlayanlardır. Provokasyondan ve halkın güvenliğinden en son söz edecekler onlardır. Çünkü bu ülkede on yıllardır halka karşı provokasyonlar düzenleyen, katliamlar tertipleyen onlardır. Devrimcilerin provokasyon yaptığının, katliam yaptığının tek bir örneğini bile veremezler. Yoktur. Tersine tüm katliamların ve provokasyonların hedefi devrimcilerdir, işçilerdir, emekçilerdir. Çünkü onlar kurulu düzene başkaldıranlardır, zulme ve sömürüye karşı çıkanlardır, haramilerin saltanatına son vermeye çalışanlardır. Açın bakın tarih sayfalarını, 6-7 Eylül olaylarının, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi, 19 Aralık, 1 Mayıs '77 katliamlarının sorumluları kimlerdir? Böylesine kara bir tarihe sahip olanlar provokasyondan bahsedemezler, çünkü gerçek provokatör onlardır. Onlar halka ve emeğe düşmandırlar.

Kimse devrimcilerin ve mücadelemizin meşruluğunu tartışamaz, devlet hiç tartışamaz!

"Marjinal gruplar eylem yapacak" yalanının altında kalmıştır egemenler. Devrimcilerin meşruluğunu tartışmaya açmaya çalışmış, sendikalarla devrimcileri ayrıştırmak için çeşitli manevralar yapmışlardır. Fakat devrimcilerin tarihinde kara bir leke yoktur, bulamazlar. Devrimci 1 Mayıs Platformu başından beri bu tehlikeyi görmüş sendikaları bu konuda uyarmış, meşruluk tartışmasına girmemelerini söylemiştir. Devrimcilerin bu konuda tartışacağı bir şey yoktur. Mücadelemizin meşruluğu tarihsel bir gerçekliktir, halk düşmanlarıyla bu tarihsel gerçek üzerinden bir tartışma asla yürütülemez. Devrimcilerin meşruluğunu tartışmaya açmaya çalışanlar dönüp kendi meşruluklarına bakmalıdır. Politikalarının meşruluğuna inananlar halka karşı suç işlemezler. Katliamlar, provokasyonlar tertiplemezler. Asıl gayri-meşru durumda olanlar halka karşı tıpkı 1 Mayıs'ta olduğu gibi terör uygulayanlardır.

Konfederasyonlar bu sürecin yükünü kaldıramamışlardır.

1 Mayıs tartışmalarının başladığı günden itibaren sendikalar ikili bir tavır sergilemiş ve tutarlı davranmamışlardır. Üç konfederasyon genel sekreterleri üzerinden yürütülen tartışmalarda kendileri dışındaki tüm kurumlar 2008 1 Mayıs'ının örgütlenmesinde birer figüran olarak görülmüş, "ortak örgütleme komitesi" ısrarlarımıza rağmen kurulmamıştır. 1 Mayıs'ı kendi tekellerinde gören bir anlayışla davranmışlardır. "Düzenleme Kurulu" adını verdikleri geniş toplantılarda kurum temsilcilerine kaba ajitasyonlar çekilmiş, "500 bin kişi ile Taksim'e çıkacağız" denilmiştir. Oysa kendi gerçeklerinden, çalışma tarzlarından ve örgütlenmelerinden çok uzaktır bu rakam. Konfederasyonlar, başta DİSK ve KESK olmak üzere bu sürecin hesabını işçilere, emekçilere, devrimcilere ve halka vermelidir.

Soruyoruz:

*Sözünü ettikleri 500 bin kişi nerededir? Bu insanlar nereden gelecekti? Buna yönelik bir örgütleme çalışması yaptılar mı?

*Türkiye'nin yarısını kapsayan merkezi bir çağrı yaptıklarını deklare etmelerine rağmen neden başta Ankara ve İzmir olmak üzere ve hatta Gebze'de miting için başvuru yaptılar? KESK nasıl açıklamaktadır ortak alınan kararı hiçe saymayı?

*Diğer illerden DİSK ve KESK olarak kaç otobüs insan getirdiler?

*30 Nisan akşamı DİSK binasına 1500 işçi getireceklerdi, bu işçiler neden gelmedi-getirilmedi? Ve neden bazı illerden gelen otobüsler geri çevrildi?

*Geniş toplantıda karar altına alınan Şişhane ve Kadıköy'deki şehit anmalarına neden katılınmadı ve arayanlara neden bu anmaların iptal edildiği söylendi?

*1 Mayıs günü ortak kararlar neden çiğnendi ve tek başına hareket edildi?

*Polis barikatı kurulur ve saldırı olursa alternatif toplanma saati olan saat 13:00'de Taksim buluşması neden iptal edildi?

Bu soruların muhatapları başta DİSK ve KESK olmak üzere bu üç konfederasyondur. Ayrıca Türk-İş genel merkezi son gün eylemden çekilerek kendisine bağlı 18 sendikayı yalnız bırakmıştır. Türk-İş Genel Merkezi bu tavrı ile işçiden, emekçiden değil devletten yana olduğunu bir kez daha göstermiştir. Türk-İş Genel Merkezine rağmen Türk-İş'e bağlı 18 sendikanın eylemi devam ettirmesi olumluluktur. Bu olumlu tavrın önümüzdeki mücadele süreçlerine de yansımasını umuyoruz.

Bütün toplantılarda devrimcilerin meşruluğunu savunma adına egemenlere akıl veren bir noktada duran "madem biliyorsunuz öncesinde yaptığınız gibi üç gün önceden operasyon düzenleyin, 1 Mayıs'tan sonra bırakın" diyebilecek kadar meşruluk bilincinden yoksun olanlar 1 Mayıs sabahında da kendi güçlerine, aynı zamanda kendi tabanlarına, devrimcilere, meşruluklarına değil, CHP'li milletvekillerinin arkasına sığınarak barikatı aşabileceklerini düşünmüşler ve fena halde yanılmışlardır.

Başbakan'la ve İçişleri Bakanı'yla yaptıkları görüşmeleri bizlere aktarmamışlar, geniş toplantılarda tartışılanlarla bu görüşmelerde konuşulanlar arasındaki derin siyasi uçurum son gün günyüzüne çıkmıştır. Neden gerçekler söylenmemiş, 60'a yakın kurum bir şekilde "idare edilmeye" çalışılmıştır. Bu muhasebe ağırdır. Konfederasyonlar bu ağırlığın altında kalmak istemiyorlarsa halka ve tüm işçi-emekçilere özeleştiri vermelidirler. Ortak toplantılarda "tek pankart, tek kol" tartışma konusu bile değilken bu noktada devletle pazarlıklar yapılabilmiştir? 30 Nisan günü bu "öneri" geniş toplantıda reddedilmesine ve kesinlikle basın toplantısında tek pankarttan bahsedilmemesi kararlaştırılmasına rağmen aradan iki saat geçtikten sonra basın toplantısında "tek pankart arkasında yürüyeceğiz" denmiştir. Devletle yapılan görüşmelerde "35 bin kişiyle Dolmabahçe'yi önerdiklerini" maalesef 1 Mayıs'tan bir hafta sonra basından öğreniyoruz. Konfederasyonlar neden böyle davranma ihtiyacı duymuşlardır? Bu soruların cevabını bekliyoruz.

Her şeyden önemlisi 1 Mayıs sabahı tüm bileşenleri bağlayan; 1-Polis barikatı ile karşılaşıldığında kesinlikle barikatın önünde basın açıklaması yapılıp eylem bitirilmeyecek, 2-Temsili çelenk koyma kabul edilmeyecek, 3- Her koşulda Taksim zorlanacak... şeklindeki üç karar DİSK, KESK ve Türk-İş tarafından açık bir şekilde çiğnenmiştir. Eylemi bitirme kararını bizimle birlikte almalarını bir yana bırakalım bilgi dahi vermemişlerdir. Ne zamanki otobüsün üstüne çıkıp açıklama yapmışlar 1 Mayıs'a katılan diğer kurumlar o zaman öğrenmiştir sendikaların eylemi bitirdiğini. Sendikalar DİSK'in önünde eylem bitti açıklaması yaparken aynı caddede işçiler, emekçiler, devrimciler hala coplanıyor, gaz bombası altında direnmeye çalışıyorlardı.

Direniş nedir, hak nasıl alınır... 1 Mayıs 2008 bu derslerle doludur.

Hak alma mücadelesinde önce meşruluğa inanç gelir. Hakkın olanı almak istiyorsan onun meşruluğuna inanmalısın. Ve sonra kendi meşruluğuna. Bu ülkede bedel ödemeden kimse hak alamaz. Çünkü ülkemizde demokrasi yoktur. Bir avuç sömürücü azınlık kendi çıkarları doğrultusunda tüm halkı sömürmekte, halkın temel hak ve özgürlüklerini yok saymakta ve bu nedenle hak alma mücadelesine hem yasalarla hem de zor kullanarak karşı çıkmaktadır. İşte SSGSS yasası ortadadır. Önümüzde istihdam paketi, kıdem tazminatı saldırı yasaları vardır. İşte 1 Mayıs'ta yaşanan görüntüler ortadadır. Bir hakkı almak için önce ısrar olmalıdır. Gerekirse yıllarca direniş sergilemek gerekir. Bedelleri göze almak gerekir. Tutsaklık, işkence, işinden olma vb. bunlar göze alınmadan yürütülen bir mücadele her aşamasında zulmün sahipleri ile yani burjuvazi ile uzlaşma arayışına sokar. Tıpkı 1 Mayıs'ta olduğu gibi. DİSK binası önünde milletvekillerini ve sanatçıları bekleme onlarla birlikte yürüneceğine inanma bu ülkenin gerçekliğini görememenin sonucudur. Sonuç ortadadır. Milletvekillerinin olduğu ortama bile gaz bombaları atılmış ve gözdağı verilmiştir. Bu gözdağı sendikaların geri adım atmasına neden olmuş, direnme cesaretini gösterememişlerdir. Bu sürecin başlangıcı devletle yapılan pazarlıklardır. Adım adım bu noktaya gelinmiş, sabahki saldırı son noktayı koymuştur. AKP atılan her geri adımda sendikaların üstüne gitmiş, 200 metre yürüme taleplerine dahi yok demiş adeta burun sürtme harekatı yapmıştır. Hak alma mücadelesi böyle olmaz. Taksim'de 1 Mayıs yasağına son vermek için gerekirse yıllarca direnilir. Ama önce Taksim'de 1 Mayıs yapmanın meşruluğuna inanmak gerekir ve görülmüştür ki devrimcilerin direnişi sayesinde bugün en devlet yanlısı gazeteler bile Taksim'de 1 Mayıs yapılması gerektiğini savunmaktadır. Bu direniş sayesinde olmuştur, Konfederasyonların gösterdiği "sağduyu" sayesinde değil. Yaşananlar aynı zamanlarda sendikalara hakim hale gelen uzlaşmacı çizginin iflas ettiğinin somut göstergesidir. Bu çizgiye karşı mücadele edilmediği sürece sendikaların Taksim'e adım atması bir yana, SSGSS, Kıdem Tazminatı gaspının, isdihdam paketinin püskürtülmesinin olanağı yoktur.

AKP'nin solu, devrimcileri işçilerden, emekçilerden, tecrit etme politikasını direniş bozmuştur.

Sol, en genel anlamda 1 Mayıs'a iyi hazırlanamamıştır. Platformumuzun erken toplantı çağrıları cevap bulmamış, son birkaç haftaya kadar solun gündemine 1 Mayıs girmemiştir. Bu tablo 1 Mayıs toplantılarına da yansımış, politikasızlık sendikalara tabi olmayı da beraberinde getirmiştir. Solun bu edilgen tutumu AKP'nin propaganda malzemesi olmuştur. Solu marjinal, emekçilerden ve halktan tecrit edilmesi gereken gruplar olarak göstermeye solu bölmeye çalışmıştır. "Sadece işçiler kutlasın" gibi ucube söylemler bunun ürünüdür. Solu emekçiden, halktan ayrı bir şeymiş gibi göstermek, siyasal bilgisizlikten kaynaklı değil bilinçli bir tavırdır. Maalesef bu tavra soldan nefes verenlerde olmuştur, tıpkı EMEP gibi. Yayın organlarında "Taksim'e çıkmakla mı hesap sorulacak?", "Birlikteliği ve mücadeleyi yükseltecek başka bir alan yok mu?" şeklinde AKP'nin politikasına kan taşıyan bir tavır sergilemiştir. Solu emekçilerden yalıtma politikasına alet olmuştur. Solun genel anlamda bu parçalı görüntüsü ortak örgütleme komitesinin kurulamamasında önemli bir rol oynamıştır. Çok daha iyi bir sonuç alınması söz konusu iken bunu başaramamıştır.

Ancak tüm bu zaaflı yanlarına rağmen 1 Mayıs günü direnişi örgütleyen yine sol olmuş, 1 Mayıs'ın kazanılmasında belirleyici bir rol üstlenmiştir. Konfederasyonlar devletin provokasyonunu bozma adına geri adım attığı, Taksim'den vazgeçtiği noktada hiç tereddüt etmeden Taksim hedefini kitlelere göstermiş ve o andan itibaren işgal altındaki Taksim saatler süren çatışmalarla devrimciler tarafından kuşatılmıştır. Provokasyon ancak direnişle boşa çıkarılırdı ve öyle de oldu.

Devrimcilik meşrudur, direniş meşrudur, Taksim'de 1 Mayıs kutlamak meşrudur, gayri meşru olan Taksim'i 30 bin polis ve askerle işgal eden devletin kendisidir.

Herkes görmüştür ki haklı olan işçi ve emekçilerdir. '77'de katledilen işçileri anmak ve katliamın sorumlularından hesap sorulmasını istemek kadar haklı ve meşru bir talep olabilir mi? Bunları isteyenlerin "marjinal" olarak gösterilmesinin amacı devletin suçlarını gizlemek değil de nedir? Ne demektir "Taksim hükümetimizce belirlenmiş miting alanı değildir"? Peki Taksim, tıpkı Şişli ve Beyazıd gibi hükümetinizce belirlenmiş katliam alanı mıdır? Bir ülkenin sokakları, alanları o ülkenin emekçilerine yasaklanıyorsa orada demokrasiden hak ve özgürlüklerden bahsedilebilir mi? Katliamcılardan hesap sorulsun diyenler, baskıya, sömürüye, işkencelere, katliamlara son verilsin diyenler, bu ülkenin bir başka ülke tarafından sömürülmesini istemeyenler, özgürlük isteyenler yani bizler, yani devrimciler ve bu uğurda yürüttüğümüz mücadele kadar meşru ve haklı bir şey var mıdır? Meşruluk başta ABD olmak üzere emperyalizmle işbirliği yapanlara mı aittir? Bu ülkeyi karış karış emperyalistlere satanlara mı aittir. Baskı, işkence ve katliamlarla kendi halkına karşı savaş yürüten devlete mi aittir. Asıl gayri meşru olan asıl marjinal olan bu politikalardır bu kafa yapısıdır. Bu nedenledir ki Taksim'i 30 bin polisle işgal ediyorlar. Neden? Çünkü yaptıklarında zerre kadar haklılık ve meşruluk yoktur. Ancak ve ancak zorbalıkla yapabiliyorlar bunları. Ama başaramayacaklar, çünkü bu seli engellemeye ne devletin ne de efendilerinin gücü yetmeyecektir, 2009'da da Taksim'de olmamızı hiçbir güç engelleyemeyecektir.

1 Mayıs'ta sokak sokak direnen tüm güçleri selamlıyor, 2009 1 Mayıs'ında da Taksim'de olacağımızı bugünden ilan ediyoruz.

Sabah saat 06:45'de DİSK'in önünde başlayan ilk saldırıdan itibaren, saldırılara karşı Gayrettepe, Mecidiyeköy, Okmeydanı, Şişli, Nişantaşı, Kurtuluş, Teşvikiye, Osmanbey, Pangaltı, Bomanti, Dolapdere, Harbiye, Elmadağ, Gümüşsuyu, Kazancı yokuşu, Cihangir, Tarlabaşı, Sıraselviler, İstiklal, Kasımpaşa, Çağlayan, Maçka, Beşiktaş, Halaskargazi'de gaz bombalarına, tazyikli su, cop, panzer ve kurşunlara karşı sokak sokak, cadde cadde direnen tüm güçleri; direnişimize evlerinin camlarından balkonlarından çiçek atarak, limon vererek, su vererek, polisin şiddetinden korumak için evine alarak, alkışlayarak destekleyen halkımızı: kasa kasa limon, sirke vererek, gazdan etkilenenleri dükkanlarına alarak sahip çıkan esnaflarımızı gösterdikleri büyük dayanışmadan kaynaklı selamlıyor, teşekkür ediyoruz. Böylesine halkla bütünleşmiş bir direnişi "marjinal grupların eylemi" diye göstermeye çalışanlar başlarını kaldırıp çevrelerine bir baksınlar, Muammer Güler, Celalettin Cerrah ve bunların yönettiği halka karşı örgütlenmiş kolluk güçleri dışında kimseyi göremezler. Hepsi o kadardır, Halkla bir bağları yoktur, marjinallerdir.

2008 Taksim 1 Mayıs'ı büyük bir direnişle kazanılmıştır. Devrimci 1 Mayıs Platformu bu direnişte belirleyici bir rol üstlenmiştir. Devletin tüm demagojileri direnişimizle yerle bir edilmiş Taksim'in emekçilere açılması mücadelesinde büyük bir adım atılmıştır. Bu adımı 2009 1 Mayıs'ında daha güçlü atıp, birleşik kitlesel devrimci 1 Mayıs için Taksim'e çıkacağımızı bugünden ilan ediyor, emekten ve halktan yana tüm güçleri devletin saldırılarına karşı birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

Devletin tüm baskısına, zorbalığına ve terörüne rağmen Taksim iradesi kazanmıştır!

Taksim 1 Mayıs alanıdır, bu gerçeği Devletin terörü değiştiremez.

DEVRİMCİ 1 MAYIS PLATFORMU

08.05.2008

www.kizilbayrak.net

13 Mayıs 2008 Salı

YOLDAŞLIK - Mehmet YAMAÇ

YOLDAŞLIK - Mehmet YAMAÇ
Administrator tarafından yazıldı
Cumartesi, 19 Nisan 2008 09:39
Yoldaşlık topluluğu yeryüzünün en onurlu ve devrimci sosyalist yaşam tarzıdır. Bir devrimci kendi yoldaşlarına karşı ihanet ediyorsa bu yapılan ihanet aslında devrim ve sosyalizme karşı yapılmıştır. İmralı yaşam tarzı ya da eski aile yaşam tarzı yıllarca yoldaşlık, yani yoldaşlar topluluğu adı altında insanları tapınmacı kişilik haline sokmak için her türlü manipülasyon ve ayak oyununu oynadı. Bugün, İmralı ve müritleri onlardan farklı düşünenlere acımasızca saldırıp, çamur atıyorsa bu tavır ve davranışları eski yaşam tarzlarından kalan köhnemiş bir zihniyetin ürünü olduğu apaçık ortadır. Bilgi kirliliği ve bilinç katliamı da oradan gelmektedir.

Örneğin birçok yönetici konumundaki bireyler kendi kariyerist duygularını tatmin etmek için komplo, entrika ve ayak oyunlarıyla insanları eleştirel düşünmekten uzaklaştırarak kendilerine köle konumuna getirdiler. Böyle bir toplulukta, devrimci ve sosyalist bireyler yerine her söyleneni papağan gibi tekrarlayan iradesiz, mürit, ikiyüzlü, sabahtan akşama kadar birbirlerini yöneticilerine ispiyonlayan silik, pasif ve özgüvenden yoksun olan kişilikler yaratıldı. Tabii ki, bu toplulukta yaşayan gerçek devrimci ve sosyalistler de vardı. Ama birçoğunun deyim yerindeyse kolu kanadı kırılmış bir vaziyette kendi kabuklarına çekilmişlerdir. Var olan ortamda şekillenen kişiliklerin dayatmalarına karşı çıkan bir kısım devrimci ve sosyalistleri güç getiremediklerinden onları karalamak ve gözden düşürmeye çalışmaktan çekinmediler. Çünkü kendisi olamayanlar başkasına onun emeğine saygılı olamazlar. Aslında içine girdikleri ilişkilerin bilincinde olmadıkları içinde özgürlük, özgürleşme noktasında geri, statükocu konumda tıkanıp kalmakta böylece kendisine karşı da saygılı olmamaktadır. İhaneti-direniş, teslimiyeti-zafer biçiminde idrak etmeleri ve bu yanılsama üzerinden halka çarpıtılmış politikaları empoze etmeleri yaşadıkları iradesizliğin boyutunu göstermektedir. Teslimiyeti deşifre edenlere veya eleştirel yaklaşımlara duyulan öfkeleri, yaşadıkları huzursuzluk işte yaratılan kadro tipolojisinin sonuçlarından biridir.

Eğer yoldaşlar topluluğunda bireyler kendilerini Marksist ve Leninist birikimle donatamıyorsa veya sosyalist bireyler yaratılamıyorsa böyle hastalıklı anlayışlar ortaya çıkabiliyor. Yani, kendilerine demokrasi ve insan hakları isteyenler, konu kendi iktidar ilişkileri ve yönetim tekeli oldu mu farklı düşünenlere ve boyun eğmeyenlere despotik yöntemlerle sadistçe saldırıyor. İşte, ülkemizde ulusal kurtuluş mücadelesinde Marksist ve Leninist düşünceden uzaklaşmanın acı sonuçları ve oluşan zihniyetin pratik yansımaları. Ülkemizde yaratılan tüm değerleri sermayedar faşist haydutlara peşkeş çekerken, benden olmayana her şey mubahtır mantığı...

Gerçek yoldaşlık topluluğunda insanların kendi özgür iradeleriyle ifade hakkı ve insan hakları yüzeysel değil tamamen içseldir. Hak-hukuk bir bütün olarak herkes için vardır. Böyle ortamlarda yoldaşlar ayrı bedenlerde olsa da kolektif bilinç çeperinde ruhta ve düşüncede tek vücut gibidirler. Yoldaşlığa bağlı olmayanlar devrim mücadelesinde daima tökezlemeye mahkûmdur. Her zaman durdukları yerde patinaj yaparak hiçbir ilerleme kaydetmezler.

Bir devrimci sosyalist, daima kendisini aşmalı ve yeni bir yaşam içerisinde yeni insan tipini yaratmada iradi rol almalı ve Marksist Leninist birikimle geniş projeler üretmelidir. Bu edindiği bilgi ve birikimini tüm deney ve tecrübelerini her daim dostları ve yoldaşlarıyla paylaşmasını bilmelidir. Çünkü gerçek bir dost ve yoldaşa sahip olmak dünyanın en değerli hazinesine sahip olmak demektir.

Devrimci Sosyalist kadronun, yoldaşlarına karşı taşıdığı olumlu geliştirici özellikleri şunlardır; Marksizm ve Leninizm ilkelerine vazgeçilmez bir şekilde bağlı kalarak yaşamın tüm alanlarında kolektif bütünlüğü esas almalı, tarzda ve üslupta geliştirici aynı zamanda dönüştürücü olmalıdır. Doğruları iyi teşhis etmeli, iyi bir dinleyici olmalıdır. Yoldaşlarına hem öğretmen hem de öğrenci gibi eğitici yaklaşmalıdır. Mütevazı ve yapıcı konuşarak, doğrulukla işini severek yapmalıdır. Yıpratıcı olandan ve sekterlikten daima uzak durmalıdır. Düşence ile duyguyu kontrol etmeli birbirinden ayırt etmelidir. Eleştiri ve özeleştiri mekanizmasını dürüst bir şekilde kullanmalı, bireyselliği ve ikiyüzlülüğü kendisine her daim teslimiyet ve ihanetmiş gibi görmelidir. Devrimci Sosyalizm mücadelesinde, yoldaşlarına karşı sorumluluk duygusu beslemeli ve bu temelde hareket etmelidir. Alçak gönüllü, her yönüyle partili, ailesine ve kendisine samimi, dürüst yaklaşmalıdır. Kıskançlığı, bencilliği, dedikoduculuğu ve yalancılığı aynen yanardağdan fışkıran lav gibi tehlikeli, gizli birer düşmanmış gibi görüp uzak durmalıdır. Çocukça davranışlardan kendini arındırmalı, olgun düşünerek yaşamını disipline etmelidir. Toplumsal yaşam içersinde alternatif yaşam biçimini örmeli, mücadelenin kitleselleşmesi bağlamında emekçi kimliğini güçlendirmelidir.

Devrimci kadro, her zaman güler yüzlü olmayı başarabilmelidir. Gelecek güzel günleri yaratma kavgasında temsil ettiği sınıfa inat ve sebatla bilinç götürmeli, sınıfın devrimcileşmesini sağlayacak araçları oluşturmaya yoğunlaşmalıdır. Bilgiyi kendisine dost, bilgisizliğise düşman olarak görmelidir. Yerine getirebileceği sözleri vermeli, pratik içerisinde hata ve eksikliklerdense ders çıkarmasını bilmelidir. Mantıklı ve sabırlı hareket ederek yaşamında ilkeli ve insanlara da adaletli davranmalıdır.

Bana göre, dostluk ve yoldaşlık devrimin gerçek motor gücüdür. Dünyanın en ileri ve onurlu ilişki tarzıdır. Dünyada hiçbir şey yoldaşlığın yüreğindeki sevgi kadar sağlam bir sığınak olamaz. Bir devrimci eğer, yoldaşlarına ve dostlarına dost ve yoldaş olamıyorsa bu aynen can bedenden ayrı düşmesine benzer. Çünkü dostluk ve yoldaşlık en onurlu ilke ile mutluluğunda yaşam gıdasıdır. Sabır nasıl ki umudun temelini oluşturuyorsa dostluk ve yoldaşlıkta bu umudun zafere açılan kapısının anahtarıdır. Gerçek bir yoldaşlığı yaşayacak olursak bu Engels'in, Marks'a olan inancı, yoldaşlığı ve dostluğu gibi olmalıdır. İşte böyle gerçek yoldaşlıklar olmasaydı dünyada hiçbir güzellik yaratılamazdı. Yoldaşlığın ve dostluğun yüreklerindeki en güzel filiz, yoldaşlığa ve dostluğa olan sevgi filizidir. Yani, dünyada dostluğun ve yoldaşlığın yüreğindeki samimiyeti başkalarında bulmak mümkün değildir. Onun için hep söylüyorum bu dünyayı dünya olduğu için değil, içinde gerçek dostluk ve yoldaşlık topluluğu olduğu için seviyorum. Nasıl ki, devrim bir deniz ise yoldaşlık ve dostluk da onun incisidir.

Yoldaş

Zindanlarda boy veren gül

Betonlardan sevgi üreten devrimci

Dostluğun simgesi

Doğruluğun vazgeçilmez adı...

Saygıdeğer yoldaş

Gün gelir devran döner

Hesap defterleri açılır yavaş

Teraziler kurulur

Ve özgürlük, teslimiyet ve ihaneti yargılar

Bu dönem körlerin ve döneklerin dönemi yoldaş

Para eden sadece ihanettir

İyilik ve fedakârlık ayaklar altında

Ve paramparça

Gün gelir devran döner yoldaş

Biz de güleriz bir gün elbet

Kahkahayı basarız ihanete inat

Ve sararız kollarımızla mazlumları

Çünkü onlar en büyük değerlerimiz

Bilirim elbet

Sevda dolu kervanları

Hasret kaç zamandır gözlerim

İlmiklerden geçer gibi

Geçersin puslu kokan günleri

Ermişsin bilirim

al yoldaş sana bedenimin

en güzel parçası olan

gözlerimi göndereyim

Ya da iki kalbimizi yan yana koyalım

Daha çok yaşarız

Ve bunu gören

Teslimiyetçi ve ihanetçiler kahrolurlar

Al yüreğim sizin olsun

Yeter ki öpmeme izin verin

O beyazlaşan ak saçlarınızdan

Sevgi kokan gözlerinizden

Gün gelir devran döner yoldaş

Bizim de türkümüz söylenir elbet

Anılarda yaşarız ve yaşatırız

Her doğan gün de

Kıp kızıl bir gül olup

Yeni umutları yeşerteceğiz

Akan su gibi berrak

Mazlum gibi umut kutsal olur

Ve Ağit'in nişangâhında

Işık sesle yankılanır dört bir yana

Tohum olur sevgi filiziyle

Yeşerir tüm yüreklerde

Ve anılar gibi temiz olur yoldaşlığımız

Gün gelir devran döner yoldaş

İbo'lar ve Kemal gibi tükürürüz ihanete

Ve doktor Hayri oluruz borçlu kalırız ülkeye

Hayatın tüm zorlu yolları

Ancak zorluklarla aşılır

İbolar,Denizler,Mahirler, Hakiler

Mazlumlar, Kemaller, Hayriler

Ferhatlar, Ağitler

Ve nice isimsiz devrim çiçekleri

Bu zorlu ilmiklerden geçmediler mi?

Yaşamı sevdirtmediler mi?

Hayat akışkan zaman durgun

Ve zaman kollarımızda

Hep her an yanımızda

Ve başucumuzda

Bak yoldaş bak

Zafer çok yakın

Uzat elini yakala

Ve sarıl Nazlı'ya Pir gibi

Doğrul güneşi selamla

Yeni bir gün doğuyor

Adı Newroz

Adı Mazlum direniş

Ve adı YENİ YAŞAM



Şiir; Mehmet Yamaç

Muş E Tipi Hapishanesi

12 Mayıs 2008 Pazartesi


Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?

lunaçarski ve sanat

lunaçarski ve sanat
lunaçarski ve sanat 1

Lunaçarski'nin kültür ve sanat anlayışı üzerine...

Lunaçarski, Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilen sanat ve kültür politikasının belirlenmesinde, örgütlenmesinde, düzenlenmesinde, geliştirilmesinde birinci dereceden rol oynayan kişilerden biridir.
25 Ekim 1917'de (yeni takvime göre 7 Kasım) Büyük Proleter Ekim Devrimi'nin zafere ulaşmasının ardından, II. Sovyetler Kongresi tarafından 26 Ekim'de (yeni takvime göre 8 Kasım), Lenin başkanlığında bir "Halk Komiserleri Konseyi" kurulması kararı alınmış, bu konseyde "Eğitim İşleri Halk Komiseri" görevi Lunaçarski'ye verilmiş ve Lunaçarski, 1929 yılına kadar bu görevi başarıyla sürdürmüştür. Yüksek okullar da dâhil olmak üzere bütün eğitim kurumlarının, siyasi aydınlatma çalışmalarının, basın yayın organlarının, sanat ve edebiyat çalışmalarının bu komiserliğe bağlı olarak yürütüldüğü düşünülürse, Lunaçarski'nin kuruluşundan itibaren Sovyetler Birliği kültür hayatında oynadığı rol daha iyi açığa çıkar.
Anatoli Vasilyeviç Lunaçarski, liberal bir memur ailesinin çocuğu olarak 1875 yılında Ukrayna'nın Poltava kasabasında dünyaya gelmiştir. Genç yaşlarda devrimci harekete katılan Lunaçarski, 1897 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'ne (RSDİP) girmiştir. Yürüttüğü devrimci faaliyet nedeniyle Çarlık polisi tarafından defalarca tutuklanan Lunaçarski, 1898-1904 arasındaki yılları Sibirya'da sürgünde geçirmiştir.
Parti, Bolşevikler ve Menşevikler olarak iki kanada bölündüğünde Bolşeviklerin safında yer almıştır. Sürgünden sonra yurtdışına çıkan Lunaçarski, bu yıllarda Fransa, İsviçre ve İtalya, 'da yaşamıştır. Bu yıllarda Lunaçarski, hayatını kazanmak için Fransa'da kurduğu parka, soyadının ilk iki hecesini vermiş ve böylece Lunapark doğmuştur. Lunaçarski, sürgün yıllarındaki devrimci faaliyetlerini bu parktan sağladığı gelirle finanse etmiştir (Büyük Larousse).
Lenin'le ilk defa 1904 yılı Aralık ayında Paris'te karşılaşan Lunaçarski, burada diğer Bolşeviklerle birlikte "Vperyod" (İleri) ve "Proletari" gazetelerinin çıkarılması çalışmalarına aktif olarak katılmıştır. Lunaçarski, bu dönemde Lenin'le birlikte yürüttüğü çalışmaların, daha sonraki siyasi gelişmesinde çok önemli rol oynadığını belirtmiştir.
RSDİP'nin 1905 Londra Kongresi'nde silahlı ayaklanma üzerine sunulan karar tasarılarından birini Lunaçarski hazırlamıştır. 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonraki yıllar, Bolşeviklerle Lunaçarski'nin yollarının belli bir süre ayrıldığı yıllar olmuştur. Lunaçarski, bu dönemde Bogdanov tarafından yönetilen "tanrı arayıcıları" grubuna katılmıştır. Lunaçarski'ye yazdığı bir mektupta "Bilimsel Sosyalizm'le din arasında bir birliktelik arayanlarla bütün yollarımız kesilmiştir" (Lenin, "Mektuplar" cilt II, Almanca, sayfa 154) diyen Lenin'le Lunaçarski arasındaki mektuplaşmalar 1908 yılında kesilmiştir. Lunaçarski'nin bu yıllarda kaleme aldığı "Din ve Sosyalizm" (1908-1911) adlı kitap, Lenin tarafından oldukça sert eleştirilmiştir.
Zamanla Lunaçarski, bu idealist okuldan kopmuş ve 1917 Şubat Devrimi'nden sonra tekrar Bolşeviklerin safına katılmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Ekim Devrimi'nden sonra kurulan ilk hükümette, "Eğitim İşleri Halk Komiserliği" gibi çok önemli bir görevin Lunaçarski'ye verilmesi, Lunaçarski'nin bu süreçte gösterdiği olumlu gelişmenin bir işaretidir.
Lunaçarski, Eğitim İşleri Halk Komiseri olarak Sovyetler Birliği'ndeki sanat ve kültür hayatının oluşması ve gelişmesinde birinci derecede rol oynamıştır. Bu görevi yerine getirirken Lunaçarski, Lenin tarafından "fütürizminden ötürü dayağı hak ediyor" ("Lunaçarski'ye Mektup"tan, Marx-Engels-Lenin "Sanat ve Edebiyat" Ekim Yayınları, sayfa 349) diye yer yer eleştirilse de, "ender rastlanan yetenekte biri" (M. Gorki, "Lenin'den anılar", Berlin 1951, Almanca sayfa 237), "sadece her şeyi bilen ve çok yetenekli değil, aldığı parti görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getiren biri" (Westnik Komünistiçeski Akademi, 1935; aktaran "Vom Proletkult zum sozialistischen Realismus", Berlin 1981, Almanca, sayfa 6) olarak da övülmüş ve desteklenmiştir.
Lunaçarski, bu dönemde kaleme aldığı bir dizi makaleyle sanatın değişik sorunları, kültür ve eğitim çalışmalarının örgütlenmesi gibi sorunlar üzerine tavır takınmış, "proleter sanat", "sosyalist kültür" tartışmalarına birinci elden müdahale etmiştir. Lunaçarski, 1929 yılında Eğitim İşleri Halk Komiserliği görevinden ayrıldıktan sonra da "Bilimler Akademisi"nin bir üyesi olarak bu alandaki çalışmalarını sürdürmüştür.
Lunaçarski 1933 yılında Büyükelçi olarak İspanya'ya gönderilmiş, bu görevi yerine getirmek için Madrid'e giderken 26 Aralık 1933'te Mentone'da (Fransa) ölmüştür.
Sovyetler Birliği'nin sanat ve kültür politikasının oluşmasında en önemli rollerden birini oynayan Lunaçarski'nin görüşlerinin bilinmesi, "Proletkült" ve "sosyalist gerçekçilik" tartışmalarının daha iyi anlaşılması için büyük önem taşımaktadır.
Bu makalede biz, Lunaçarski'nin sanat ve kültür üzerine bütün görüşlerinin etraflı bir dökümünü yapmak değil, onun bu alandaki ana düşüncelerini kısaca vermek istiyoruz. Bu görevi yerine getirirken dayandığımız temel eser; A. Yermakova tarafından hazırlanan,1975 yılında "Iskusstvo" yayınevi tarafından Rusça olarak Moskova'da basılan, "A. V. Lunaçarski, Estetik Üzerine Seçme Makaleler" adlı derlemenin, Dietz Verlag tarafından 1981 yılında "A. Lunaçarski, Proletkült'ten Sosyalist Realizme" adıyla Berlin'de basılan Almancasıdır.
Bu makalede, sayfa (s.) numaralarını belirterek yapacağımız bütün alıntılar bu kitaptandır. Lunaçarski'nin sanat ve kültür üzerine görüşlerinin kapsamlı bir Türkçe çevirisi, ne yazık ki bugüne kadar gerçekleştirilememiş olup, bir görev olarak önümüzde durmaktadır.
Lunaçarski'nin "Lenin ve sanat" adlı makalesinin Türkçe çevirisi, yurtdışında yayınlanan Güney sayı 13'te vardır. Ayrıca, bu sayımızda Lunaçarski'nin "Marksist Eleştirinin Görevleri Üzerine Tezler" adlı makalesinin tam çevirisini yayınlıyoruz. Okuyucularımızdan, bu ve diğer makalelerde dile getirilen görüşler üzerine düşüncelerini, eleştirilerini ve önerilerini bekliyor, tartışmalara aktif katılmalarını talep ediyoruz.


***


Sosyaldemokrat sanatsal yaratıcılığın görevleri


Lunaçarski, 1907 yılında kaleme aldığı "Sosyaldemokrat sanatsal yaratıcılığın görevleri" adlı makalede, sosyal-demokrat hareketle sanat faaliyetlerinin ilişkisini inceler. Lunaçarski, bu makale için 1925 yılında yazdığı bir dipnotta; o zamanlar kendilerinin RSDİP'nin sol kanadında yer aldıklarını ve bu makalede sosyaldemokratlar için söylenenlerin komünistler için aynen geçerli olduğunu belirtir.
Lunaçarski makalenin başında, "Komünist Manifesto yayınlanalı 50 yıl oldu, fakat görünürlerde hâlâ Marksist bir sanat akımı yok" (s. 50) şeklinde gelen eleştirilere şöyle yanıt verir:
"Ben, sosyaldemokrat bir yaratıcılığın olması gerektiğini ve olacağını, onun daha şimdiden görevlere sahip olduğunu gerçekten iddia ediyorum. Parti sanatı üzerine gevezelikler gereksiz hale gelecektir.
Sosyal-demokrasi, sadece bir parti değil, bilakis büyük bir kültür hareketidir. Hatta bu zamana kadar var olanlar içinde en büyüğüdür. Sadece en güçlü dinsel hareketler yer yer onunla karşılaştırılabilirler ve Hıristiyan sanatından bahsedildiğinde bu kimseye komik gelmemektedir. Ve bazıları, Bilimsel Sosyalizmin yepyeni bir dünya görüşü ve dünya duygusu olduğunu kavramasa da, bu onların bir eksikliğidir...
Sosyalizmin kapitalizme karşı mücadelesi, en büyük kültür mücadelesidir. Bu mücadele, ağırlıklı olarak siyasi ve iktisadi silahlarla sürdürülse de, bu hiçbir şekilde, muazzam iktisadi mücadelenin ruhsal yansımasının felsefe ve sanatta dev bir rol oynamayacağı anlamına gelmez.
Felsefe alanında burjuvazi daha şimdiden bir dizi ağır yenilgiler almıştır, sanat alanında mücadele daha yeni alevlenmektedir. Fakat her büyük kültür hareketi kendi sanatına sahipti. En büyük kültür hareketi olan işçi sınıfı hareketi de bir sanat hareketine sahip olacaktır.
Yani birincisi: Hıristiyan, Budist veya Helenist sanatlarda olduğu gibi, aynı şekilde sosyaldemokrat bir sanat da mümkündür.
Ve bunun ardından ikincisi: Her sınıfın kendi dünya anlayışı ve dünya duygusu vardır. Tabii ki, üstteki sınıflar için bunu belirlemek ve ifade etmek daha kolaydır, fakat egemen olan sanat egemenlerin sanatıdır ve bu sanat, güçlü bir şekilde gelişen ve özgürlük için mücadele eden alttaki sınıfları tatmin edemez ve elbette aristokrat, burjuva, küçük-burjuva bir sanatın olduğu yerde, proleter bir sanat da olmak zorundadır." (s. 50-51)
Bu makalesinde Lunaçarski, sınıflara bölünmüş bir toplumda, proleter bir sanatın oluşmasının şartları ve gelişmesinin zorunluluğu üzerine doğru düşünceler savunmaktadır. "En büyük kültür hareketine sahip olan işçi sınıfı hareketi"nin, "nasıl büyük bir sanat hareketine de sahip olacağı", Ekim Devrimi'nden sonra Sovyetler Birliği'nde yaşanan gerçeklerde ortaya çıkmıştır.
Diğer yandan Lunaçarski'nin bu makalesinde, o zamanlar mensubu olduğu "Tanrı Arayıcıları" grubunun dinle Sosyalizm'i birleştirme çabalarının etkilerini görmek mümkündür. Lunaçarski, bu makalesinde Marksist bir sanat akımının mümkünlüğünü gerekçelendirirken, dini akımların çevresinde oluşan sanat akımlarını kanıt olarak göstermekte ve bu mümkünlüğü sürekli dini akımlarla paralellikler kurarak açıklamaya çalışmaktadır.
Lunaçarski'nin o dönem "gereksiz hale gelecektir" dediği "Parti sanatı üzerine gevezelikler"i yapanlardan biri de Lenin'dir. Lenin daha 1905 yılında; "Parti Yazını ve Parti Örgütü" adlı makalesinde, sanat ve edebiyat üzerine dile getirdiği görüşler, Lunaçarski'nin iki yıl sonra bu makalede dile getirdiği görüşlerden çok daha ileri ve berraktır. Lunaçarski'nin bu makalede yaptığı daha çok, Lenin'in görüşlerinin dinle sulandırılmasıdır. Lenin'in bu makalesinin tam çevirisi, yurtdışında yayınlanan Güney'in 10. sayısında basılmıştır.


Proletarya ve sanat


(I. Tüm-Rusya Proletkült Konferansı'nda verilen rapor için tezler)
Lunaçarski'nin acil olarak Petrograd'a gitmek zorunda kalması yüzünden katılamadığı "I. Proleter Kültür ve Aydınlanma Örgütlerinin Tüm Rusya Konferansı", 15-20 Eylül 1918 tarihleri arasında Moskova'da yapıldı. Lunaçarski'nin bu hazırladığı rapor, konferansta onun yokluğunda okundu ve Lunaçarski "fahri yönetime" seçildi. Lunaçarski'nin 9 tezden oluşan bu rapordaki tezler şöyledir:
"1. İnsanlığın genel hazinesinin tamamlayıcı öğeleri olarak belli çağlarda ve halklar tarafından yaratılan sanat eserlerindeki değerli olan her şey, tüm insanlığa ait sanat eserleri olarak adlandırılabilirler.
2. Bununla birlikte, tek tek çağların ve halkların sanatında göze batan değişiklikler, kimse tarafından reddedilemez.
3. Biz Marksistler bu değişikliklerin, ulusal ruh, dönem, klima gibi berrak olamayan kavramlarla değil, sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiyle belirlenen toplumsal düzene bakılarak açıklanabileceğini biliriz.
4. Sanat şu veya bu sınıfın ideolojisinin saf ifadesi olabileceği gibi, bir dizi sınıfın karşılıklı etkisi altında da durabilir; fakat sanat eserlerinin incelenmesinin en verimli yöntemi sınıfsal analizdir.
5. Aynı sınıfın sanatı, sürekli aynı kalmaz. Sınıf sanatının evriminin klasik örneği şöyledir: İlk başlangıç, çabalama dönemi, klasizm, realizm, kararsızlığın romantizmi, mistisizm.
6. Belli bir sınıfın sanatının tüm evrim basamakları, hiç de az olmayan bir şekilde bu sınıfın psikolojisi tarafından renklendirilirler.
7. Gelecekteki proleter sanatın karakterini oluşturma denemeleri bu önermelerden yola çıkmalıdır.
8. Proleter yaratıcılığın bağımsızlığı, kendini hiçbir şekilde sanatsal olmayan orijinalliklerde göstermez ve geçmiş kültürlerin tüm meyvelerinin tanınmasını bir önşart olarak kabul eder.
9. İlerici karakterde bir dizi eser yaratarak aydınlar, proleter sanatın oluşmasında daha şimdiden belli bir rol oynamaktadırlar. " (s. 65)
Proletkült delegeleri arasında o dönem, kültür mirasını reddetme, yepyeni bir kültür yaratma, bu yeni kültürün sadece işçiler tarafından yaratılabileceğini kabul etme gibi anlayışlar hâkimdi. Bu yüzden, Lunaçarski tarafından raporda dile getirilen tezler arasında, geçmiş kültür değerlerine sahip çıkan, geçmişin reddi temelinde orijinal proleter kültür yaratmayı reddeden, proleter sanatın oluşmasında aydınların rolünü olumlayan düşünceler, konferansta çoğunluk tarafından reddedildi.


Proletkült ve Sovyet kültür
faaliyetleri üzerine bir kez daha


Ekim Devrimi'nden iki gün sonra, 9 Kasım 1917'de, Lenin ve Lunaçarski tarafından imzalanan bir kararnameyle, "İşçilerin, askerlerin ve köylülerin kültür ve eğitim alanındaki bağımsız sınıf örgütlerinin, hem devletin merkezi mevkilerine hem de belediyelere ait merkezi mevkilere karşı tamamen ve bütünüyle özerk oldukları" (s. 392) kabul edilmişti.
Devrimden hemen sonra emekçilerin değişik alanlardaki sınıf örgütlerinin, olumlu bir şekilde bağımsız gelişmeleri için öngörülen bu uygulama, bazı Proletkült yöneticileri tarafından, yanlış ve yer yer parti karşıtı bir siyaset oluşturulmasına dayanak olarak kullanılmıştı. Bu dönemde Proletkült örgütleri içinde, geçmişin kültür mirasını tamamen reddeden ve yepyeni, saf bir sınıf kültürü yaratmak isteyen kişiler sayıca çok olmasa da etkileri bakımından oldukça güçlüydüler. Bazı Proletkült yöneticileri, parti siyasetiyle kendi siyasetlerinin çeliştiği noktalarda, bu kararnamede yer alan "tam özerklik" maddesini sığınak olarak kullanıyor, sosyalist inşa çalışmasında kendi paylarına düşen görevleri yerine getirmek istemiyorlar veya bu görevleri kendi düşüncelerine göre çözmek istiyorlardı.
Bu gelişmede parti içinde Proletkült örgütlerinin tamamen dağıtılmasını savunan görüşler de ortaya çıkmış, Moskova'daki Proletkült örgütünün, Moskova Sovyeti tarafından tasfiye edilmek istenmesi üzerine, 13 Nisan 1919'da Lunaçarski bu makaleyi kaleme alarak, bu girişime karşı çıkmıştır. Lunaçarski, bu makalesinde hem Proletkült içindeki yanlış düşüncelere, hem de Proletkült örgütlerinin tamamen kapatılması düşüncesine karşı çıkıyordu.
Lunaçarski, kültür mirasını reddeden, saf proleter kültür yaratmak isteyen Proletkült içindeki düşünce sahiplerine şöyle karşı çıkıyordu:
"... Proletaryanın genel insanlık bilgisinin tümüne sahip olması gerektiğini bininci defa tekrarlıyorum, o tarihi bir sınıf olarak tüm geçmişle bağıntı içinde ilerlemelidir.
Geçmişin bilim ve sanatını, onlar burjuvaziye ait olduğu için reddetmek, işletmelerdeki makineleri veya demiryollarını da aynı gerekçeyle reddetmek kadar saçmadır." (s. 68)
"Eğer biz şu an devlet aygıtına, sadece yeni olanı, sadece proleter olanı yaygınlaştırma görevi verseydik, o zaman biz proletaryayı barbarlığa sürüklerdik, onu köklerinden koparırdık..." (s. 69)
Proletkült içindeki yanlış düşüncelere bu şekilde karşı çıkarken Lunaçarski, Proletkült örgütlerinin dağıtılmasına da karşı çıkıyor ve kendi dar alanında Proletkült örgütlerinin oynayacağı olumlu role dikkat çekiyordu:
"... Proletkült bütün dikkatini stüdyo çalışmasına; proleterler arasında özgün yetenekler bulunması ve desteklenmesi, işçi sınıfı içinden her türden yazar, ressam, grafikçi, genç bilim adamı çevrelerinin oluşturulması, çok çeşitli stüdyoların ve bedensel, ruhsal kültür çalışmasının her alanında canlı örgütlerin yaratılması, abartmadan ve önünü kesmeden proletaryanın ruhunda gelişen özgür ve dayatmasız tohumların desteklenmesi vazgeçilmez görevine yoğunlaştırmalıdır." (s. 69)
Böylece Lunaçarski, hem geçmiş kültür mirasını reddederek saf bir kültür yaratmak isteyen Proletkült içindeki yanlış anlayışlara karşı çıkıyor, hem de işçi sınıfı içinde sanat faaliyetlerinde Proletkült örgütlerinin oynadığı olumlu pratik çalışmaları görmeyen ve Proletkült örgütlerinin tamamen kaldırılması gerektiğini savunan anlayışa karşı çıkıyordu.
Proletkült'ün bağımsızlığını savunanlarla dağıtılmasını savunanlar arasındaki tartışmalar devam etti. Lenin, bu tartışmalara "Proleter kültür üstüne" adlı karar tasarısıyla müdahale ederek, Proletkült örgütlerinin partiye karşı bağımsızlığı görüşünü reddetti ve Proletkült örgütlerinin özerk değil, "Eğitim İşleri Halk Komiserliği'ne bağlı yardımcı organlar olarak çalışmaları gerektiğini" savundu.


Kitabın özgürlüğü ve devrim


Lunaçarski, 1921 yılında kaleme aldığı bu makalesinde devrimle birlikte anılan; demokrasi, diktatörlük, şiddet, sansür, kardeşlik, eşitlik ve özgürlük gibi kavramları ele alarak, devrimden sonra bu kavramların anlamını ve sınırlarını tartışır. Devrimci şiddet konusunda şunları söyler:
"En son hedefi olarak devlet iktidarının sönmesini ve tüm savaşlara son verilmesini açıklayan sosyalist devrim bile, ilk zamanlarda kendine has militarizm ruhunu güçlendirmek, devlet iktidarının diktatörlüğünü, hatta onun polisiye karakterini güçlendirmek zorundadır.
Gerçek bir devrimci için, bir hamkafa için değil, bilakis gerçekten profesyonel bir devrimci için, gerici bir hükümetin elinde iğrenç olan şiddetin, devrimcilerin eline geçince kutsal ve gerekli olması gayet açıktır." (s. 82)
Lunaçarski, burada dile getirdiği görüşlerde, özgürlük, kardeşlik, eşitlik gibi kavramların sınıfsal içeriğine dikkat çekerek, bu kavramlar üzerine soyut tartışmanın boş gevezelik olduğunu belirtir.
Makalenin devamında Lunaçarski, "Rusya'da yaratıcı bireylerin haklarının korunmadığını" iddia eden küçük-burjuvaları şöyle yanıtlar:
"Ama her şeyden önce şu sorulmalıdır: Devrimci hükümet, ilkesel olarak bireysel yaratıcılığın haklarını korumak zorunda mıdır?
Bu soruya kıvırmadan şu yanıtı veriyorum: Evet o zorunludur. Kautsky, bugün de oldukça dikkat çekici ve öğretici olan «Sosyal Devrimden Sonraki Günler» adlı kitabında; «Üretimde en büyük düzen ve planlı yönetim, sanat alanında ise tam anarşi» derken tamamen doğru bir formül öne sürüyordu.
Burada bahsi geçen «anarşi»den sıradan darkafalıların anladığı gibi düzensizlik değil, bir iktidarın olmaması, şu ya da bu biçimden esinlenilmesini şart koşan bir hükümetin var olmaması anlaşılmalıdır." (s. 83)
Sanat alanında sosyalist bir devletin yerine getirmesi gereken görevler konusunda Lunaçarski, bu makalede şunları söyler:
"... Devrimci kültür devleti, ülkede bir bütün olarak sanatın, hem hayat sevinci veren, hem de yaşanılan zamanın duygularını berrak bir biçimde tasvir eden sanatın gelişmesiyle ilgilenmelidir.
O, kendine uygun düşen sanatı, özellikle selamlamak ve desteklemek zorundadır. Ama o, herhangi bir nedenden dolayı kendine uzak gördüğü veya kendi ideallerine tam uygun görmediklerine yapmacık bir şekilde çiçek uzatmamalı ve zevksiz şarlatanlara ve yaltakçı taklitleri sanat olarak satmak isteyen dalkavuklara göz yummamalıdır.
Bundan başka, şuna dikkat çekilmek zorundadır: Plakatlar, plakativ ajitativ parçalar, devrimci marşlar vs. vb. yaratmak devletin hakkı ve görevidir." (s. 84)
Lunaçarski, ülkenin içinde bulunduğu duruma göre sanatın yeri ve önemi konusunda, şunları söylemektedir:
"Her şeyden önce askeri gerilim ve devrimci hükümetin (bu arada bizim de) elindeki araçların kısıtlılığı, ülkenin kaynaklarının en gerekli alanlarda kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu durum göz önüne alındığında, ona nasıl yaklaşırsak yaklaşalım sanat her şeye rağmen ikinci sırada gelen bir ihtiyaçtır.
Birisi belki şöyle diyor: En yüksek, ama buna rağmen ikinci sırada. Romalılar, «önce yemek, sonra felsefe» diyorlardı." (s. 85)
Lunaçarski, sansür konusunda şunları söylemektedir:
"Eğer devletin kendisi, sanatsal bir propaganda yaratmak ve desteklemek istiyorsa, o zaman o aynı zamanda sanatsal karşı propagandayı da yasaklamak zorundadır." (s. 86)
Lunaçarski devamla, emekçilerin sanat adı altında zehirlenmesini engellemek için sansürün gerekli olduğunu savunmaktadır.
Bu makalede dile getirilen görüşler bütünlük içinde ele alındığında; bir yandan biçimde esinlenmeye sınır koymayı reddetme anlamında sanatta "anarşizm"den yana olan Lunaçarski'nin, diğer yandan kendine uygun bir sanat anlayışını geliştirip, desteklemeyi, devrimci devletin sadece hakkı olarak değil, görevi olarak da gördüğü açığa çıkmaktadır.


Sanat ve onun en yeni biçimleri


Lunaçarski, 1923 yılında kaleme aldığı bu makalesinde, o zamanlar moda olan belli başlı tüm sanat akımlarının detaylı bir analizini yapmaktadır. "şeylerin kendisini değil, o şey karşısında bir sanatçının, bir anlık izlenimini" (s. 117) veren empresyonizmi, yeni empresyonizmi, sanatta dekadanlığı, dekadan sembolizmi, "şeylerin kendisi veya bıraktıkları izlenimleri değil, kendi iç dünyasındaki duyguları" (s. 126) çıkış noktası alan ve "bir başkaldırı sanatı" (s. 131) olma iddiasındaki ekspresyonizmi, "yeni doğayı, yeni renkler ve biçimlerde yaratmak isteyen" (s. 134) pürizmi ve "var olanı yıkarak geleceğin sanatını yaratmak isteyen" (s. 139) fütürizmi incelediği bu makalede Lunaçarski, bu sanat akımlarının ortaya çıkış şartlarını ve gelişmelerini incelemektedir. Gerçeğin kendisini değil, bu akımlara sebep olan dürtülerden biri olan "keşfedilmemiş yeni"yi arama konusunda Lunaçarski şunları söylemektedir:
"Pazar bugün artık sınırlıdır, tabloları veya müzik eserlerini veya bu alandaki herhangi bir eseri satmak artık zordur, yaşlı ustaların yeteneğiyle rekabet etmek de zordur ve bütün pazar yaşlı ustaların eserleriyle doldurulmuştur. Bu yüzden gençler başka türlü yapmak zorundadırlar. Genç sanatçı kendini herhangi bir şekilde ayırmak, yeni temeller, yeni iyiler bulmak zorundadır, fakat melankolik şahısların dediği gibi bütün iyiler keşfedilmiş olduğundan, gerçekte yeni iyinin aslında yeni kötü olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde zevkler bozulmaktadır. Onlar gerçekten iyi olanı değil, tersine alışılmamış yeni olanı aramakta, böylece doğal olarak içsel değerler taşımayan komik düşüncelere varmaktadırlar." (s. 110)
Bu sanat akımlarının ortaya çıktıkları iktisadi ve siyasi şartları inceleyen Lunaçarski, bu akımları sınıf temellerine oturtmaya çalışmaktadır. Lunaçarski, bir sanat eserine "sırf yeni olduğu için iyi veya sırf eski olduğu için kötü" damgası vuran biçimci anlayışı eleştirmekte, yeni ortaya çıkan sanat akımlarının, kullandıkları biçim ve tekniklerle bir dizi olumlu gelişmeye katkı yapmakla birlikte, bu yöntemlerin mutlaklaştırılmasının yanlışlığına dikkat çekmekte, gerçekten büyük sanatın yaratılması için bu biçim ve tekniklerin, içi boş ve gerici emeller için değil, proletaryanın hizmetinde kullanılması gerektiğini belirtmektedir.
Bu bağlamda Lunaçarski, işçi sınıfının durumunu şöyle anlatmaktadır:
"...Proleter edebiyat ve proleter sanat oluşma aşamasındadır, fakat bu gelişme yavaş olmaktadır, çünkü proletarya hâlâ oldukça zayıftır ve onun kültürü şimdilik esas olarak aydınlar arasından proletaryanın safına geçenler tarafından belirlenmektedir. Marx, Engels, Lenin de aydınlar arasından gelmediler mi? Ve onlar, proletarya içinde muazzam bir örgütleyici rol oynadılar; aydınlar arasından proletarya safına geçen sanatçılar da aynı şekilde rol oynayabilirler ve aydınlar şüphesiz bu örgütlenmeyi desteklemektedirler. Proleterler arasından da büyük sanatçılar çıkabilir, fakat bu hedefe yıllardır sanat atmosferi içinde yaşamış ve tekniğe hâkim olanlar daha kolay erişecekler; ve onlar proleter sanata doğru giden yolda birinci basamağın inşasına yardım edeceklerdir.
Bu süreç bizde yavaş gerçekleşmektedir, çünkü aydınlar kendi içinde düzensizdirler; aydınlar, rüzgarda sallanan kamış gibi tüm yönlere doğru yalpalamaktadırlar, bununla birlikte onlar için tek doğru yol proletaryaya doğru yönelmektir. O zaman pürizmle ekspresyonizm, gerçek anlamlarını bulacak ve birbirleriyle doğal biçimde kaynaşacaklardır; o zaman, muazzam bir sınıfın duyguları onların ruhunda yoğunlaşarak komünist esinlenme doğal bir biçimde gerçekleşecektir. Ve o zaman, muhtemelen bu zamana kadar yaşanmamış büyüklükte birleşik büyük bir sanat ortaya çıkacaktır." (s. 140-141)


Lenin ve sanat


Lunaçarski, Lenin'in ölümünden sonra 1924 yılında kaleme aldığı bu makalesinde, kendi anılarına dayanarak Lenin'in sanat anlayışını aktarmaktadır. Lunaçarski'nin bu makalesinin tam çevirisi, yurtdışında yayınlanan Güney'in 13. sayısında vardır. Lunaçarski, makalenin girişinde Lenin'in sanat anlayışı üzerine şunları söylemektedir:
"Lenin'in hayatı boyunca, ciddi bir şekilde sanatla uğraşmak için çok az zamanı oldu ve o her türlü amatörlüğe yabancı olduğu ve bu tür davranışlardan nefret ettiği için sanat sorunları üzerine görüş belirtmeyi pek sevmezdi. Ama buna rağmen onun zevki belirgindi. O, Rus klasiklerini; edebiyatta, tiyatroda ve resimde vs. gerçekçiliği severdi." (s. 142)
Lunaçarski, makalenin devamında devrimden önce ve sonra Lenin'e birlikte yaşadığı sanatın sorunlarıyla ilgili bir dizi anısını dile getirerek Lenin'in sanat anlayışının doğru bir biçimde kavranılmasına çalışmaktadır. Lenin'in fütüristlere ve Proletkülte nasıl yaklaştığını örnekleriyle anlatmakta; kişi olarak Lenin'in "fütürizme karşı hep reddedici tavır takındı"ğını (s. 145) aktarırken, aynı Lenin'in "hiçbir zaman kendi estetik sempatisinden ya da antipatisinden yola çıkarak yön verici düşünceler geliştirmedi"ğine dikkat çekmektedir. (s. 146)
Lunaçarski, makalenin sonuna doğru, 1920 yılında yapılan Proletkült konferansı sırasında, Lenin'den aldığı ağır eleştiriler konusunda da tavır takınmaktadır. Lunaçarski, o konferansta Lenin'in kendinden istediği açıklıkta tavır takınmadığını belirterek, yaptığı konuşmanın "epeyce kaçamaklı ve uzlaşıcı" olduğunu belirtmektedir. (s. 147) Lunaçarski, buna gerekçe olarak "orada toplanan işçileri yaralamak bana hiç doğru görünmedi" demektedir. (Güney 13, sayfa 31)
Yaklaşık 400 bin üyesi olan Proletkült örgütlenmesi, o yıllarda bütün ülke çapına yayılmış olup, yirmiden fazla dergi çıkarmaktadır. (s. 390) Lenin, Lunaçarski'yi konferansta yaptığı bu uzlaşıcı ve oldukça kaçamak konuşma yüzünden oldukça sert eleştirir. Lunaçarski, Proletkült örgütlenmesinin zamanla Lenin'in direktifiyle yeniden yapılandığını aktardıktan sonra "şunu tekrarlamak istiyorum, o (Lenin) kesinlikle onu (Proletkültü) dağıtmak istemedi. Tersine onun (Proletkültün) saf sanatsal hedeflerini anlayışla karşılıyordu." (s. 147) demektedir.
Lenin'i endişelendiren, Proletkültün sanatsal faaliyetlerinden çok, onun içinde yuvalanan Bogdanov gibi burjuva unsurların Proletkült üzerinden kendi yanlış siyasi hedeflerini yayma tehlikesiydi.
Lunaçarski'nin aktardığı anılardan, Lenin'le kendi arasında, ülkenin sahip olduğu kaynakların kullanılmasında bazı kültürel faaliyetlerin yeri konusunda fikir ayrılıkları olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bolşoy Tiyatrosu'na süren devlet desteğinin devam etmesini savunan Lunaçarski'ye karşı Lenin, "Köylerde en basit okullar için bile araçlarımız yoksa, lüks bir tiyatro için büyük paralar harcamamız olacak iş değildir" diyerek bu desteğe karşı çıkmaktadır. Lunaçarski'yle Lenin arasında benzer bir tartışma, Mayakovski'nin "150 milyon" adlı eserinin basılması konusunda da yürümüştür.
Lunaçarski, ülke kaynaklarının kullanılmasında, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin en önde gelmesini vs. savunmamaktadır. Daha önce "Kitabın özgürlüğü ve devrim" adlı makalenin incelenmesi sırasında gördüğümüz gibi, "yemeğin", "felsefeden" önce geldiğinin bilincinde olan Lunaçarski için, ülke kaynaklarının kullanımında sanat ikincil derecede bir önem arz etmektedir.
Lunaçarski, "Devrim esnasında oluşan yeni sanatsal ve edebi yaratıcılıklar ve örgütlenmeler, büyük ölçüde Lenin'in görüş alanının dışında kaldılar. O'nun bunlarla uğraşacak zamanı da yoktu" (s. 147) demekte ve Lenin'in artık "devrim üzerine daha sonra oluşan ve daha olgun edebi eserler üzerine fikir belirtecek durumda olmamasının üzücü olduğu"nu (s. 147) belirtmektedir. Bu anlamda, Lenin'in devrim esnasında ortaya çıkan yeni örgüt, akım, kişi ve onların sanat eserleri üzerine yaptığı -zaten oldukça kısa olan- değerlendirmeleri bu çerçevede ele alınmalıdır. Lenin, bu alanda dile getirdiği kimi düşüncelerini, konunun uzmanı olarak değil, bir dizi iş arasında tavır takınmak zorunda olan biri olarak dile getirmiştir. Lenin, Lunaçarski'nin yukarıda belirttiği gibi kendi beğenilerini çıkış noktası almamıştır. Lenin, sanat alanında fikir belirtmek zorunda kaldığında, sürekli bu alandaki yetersizliğini vurgulamış ve alçakgönüllü davranmıştır.
Lunaçarski, bu makalesini şöyle bitirir:
"Vladimir İliç'in sinema sanatına karşı gösterdiği büyük ilgi, herkes tarafından da bilinmektedir." (s. 147)
Hiç kuşkusuz, zamanımızdaki sinema sanatının önemiyle, 1920'lerin başındaki sinema sanatının önemi arasında büyük fark vardır.


Sanat biliminde biçimcilik


Lunaçarski, 1924 yılında kaleme aldığı bu makalesinde, burjuvazinin sanat alanındaki son silahı olan biçimciliğin ortaya çıktığı koşulları, sanat dünyasındaki etkileri ve biçimciliğe karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini tartışmaktadır. Lunaçarski, makalesine şöyle başlamaktadır:
"Biz Marksistler için, saf biçimci bir sanatın var olduğu tartışma götürmezdir.
Uzun zamandan beri halk dilinde bu saf biçimci sanata, şatafatlı olmamakla birlikte oldukça anlamlı ve isabetli bir ad takılmıştır: İçeriksiz sanat." (s. 148)
Lunaçarski, sınıflar arasında süren mücadelenin bir yansıması olarak sanat tarihindeki gelişmelerin biçimciliği nasıl doğurduğunu ve sanatın değişik alanlarında biçimciliğin nasıl ortaya çıktığına değindikten sonra, siyasi olarak ilericilik barutunu çoktan tüketmiş olan burjuvazinin sanat alanındaki tavrını şöyle açıklamaktadır:
"Bugünün burjuvazisi sadece içeriksiz ve biçimci sanatı sevebilir. O (burjuvazi), bunu (içeriksiz, biçimci sanatı) tüm halk katmanlarına enjekte etmek istemektedir." (s. 155)
Lunaçarski, biçimciliğin hâkim olduğu yerlerde sanat alanında ortaya çıkan durumu şöyle tanımlamaktadır:
"Biçimci sanat egemen olduğunda, suratsız maskeler taşıyan bir çapulcu takımı gibi, edebiyat dâhil olmak üzere sanatın bütün alanlarına girdiğinde, o zaman o çok değişik bir rol oynamaya başlayacak; o genel olarak insanları eğlendirecek, daha açık ifade etmek gerekirse onları yanıltacaktır..." (s. 154)
Burjuvazinin elinde kültür ve sanatın günümüzdeki işlevi, kitleleri uyutup yanıltıp kendi siyasi emellerine alet etmekten başka nedir ki?
Biçimciliğin, devrim sonrası Rusya'sında oynadığı rol üzerine Lunaçarski şunları söylemektedir:
"Kadetlerin komünizme karşı açıktan bir mücadelesini düşünmek bile mümkün değildir, fakat biçimciliğin Marksizm'e karşı açıktan mücadelesi pekala mümkündür ve bu çok iyi bir şeydir. Bu alanda Marksizm oldukça gençtir, bu mücadele onun sadece güçlenmesine hizmet edecektir."(s. 157-158)
Rusya'da biçimciliğin o dönemdeki teorisyenlerinden biri olan Eichenbaum'la polemikte Lunaçarski, şunları söylemektedir:
"... Bay Eichenbaum'un sürekli başvurduğu şu açıklama onun için karakteristiktir: «Bu eski, bu yıpranmış!». Moda peşinde koşmak ve yenilik ihtirası, biçimciliğin kaçınılmaz yol arkadaşlarıdır." (s. 164)


Marksist eleştirinin görevleri
üzerine tezler


1928 yılında kaleme aldığı bu makalesinde Lunaçarski, Marksist bir sanat eleştirisinin nasıl olması gerektiği; eleştirmen, yazar, sanatçı ilişkisinde nelere dikkat edilmesi gerektiği ve eleştirmenin görevleri, sorumlulukları üzerine çok değerli görüşler dile getirmektedir. Bu yüzden bu makalenin tamamının çevirisini bu sayımızda yayınlıyoruz. Okuyucular bu makaleyi dikkatle incelemelidirler.
Lenin ve edebiyat bilimi
Lunaçarski; ilk defa 1932 yılında yayınlanan bu kapsamlı çalışmasında, Marx ve Engels'in eserinin sürdürücüsü ve geliştiricisi olarak Lenin'in, genel ve özel olarak kültür sorunlarındaki yaklaşımının etraflı bir tahlilini yapmaktadır. Bu çalışma, bir yönüyle Lunaçarski'nin 1924 yılında, Lenin'in ölümünün ardından kaleme aldığı "Lenin ve sanat" adlı makalesindeki görüşlerin oldukça genişletilmiş biçimidir.
Makalenin girişinde yer alan "Sorunun konuluşu" adlı bölümde Lunaçarski, Marx ve Engels'ten sonra proletarya ideolojisinin asıl geliştiricisi olarak Lenin'i tanıtmakta, daha sonra gelen "Lenin'in felsefi anlayışı" adlı bölümde, Lenin'in felsefe alanındaki görüşlerine, katkılarına geçmektedir. Bu bölümün bitiminde Lunaçarski, "Lenin'in felsefi mirasında yer alan her şeyin, edebiyat bilimi için muazzam bir öneme sahip olduğu" (s. 266) tespitini yapmaktadır. Ondan sonra gelen "Lenin'in kültür öğretisi" adlı bölümün girişinde ise, "Lenin'in kültür öğretisi temelde tabii ki, Marx ve Engels'inkiyle aynıdır" (s. 266) tespitini yaparak, ardından Lenin'in bu alandaki görüşlerini tarihi gelişimi içinde ve örnekleriyle aktarmaktadır.
Makalenin "Lenin ve bugünkü Marksist edebiyat bilimi" adlı bölümünde Lunaçarski, Lenin'in 1905 yılında kaleme aldığı "Parti örgütü ve parti yazını" adlı makalenin detaylı bir tahlilini yapmaktadır. Lunaçarski, "Bu makale, partinin siyasi yazınını, gazeteleri, bilimsel yayınları vb. bir düzene koymak için duyulan ihtiyaçtan yazıldı" (s. 320) tespitini yapmakta, hemen ardından şunları söylemektedir: "Fakat doğal olarak bu makalenin objektif önemi, bu çerçeveyi aştı ve Lenin'in fikirleri, mükemmel bir biçimde o zamanın tüm güzel ruhlu edebiyatını açıklamak için de uygundular." (aynı yerde)
Lunaçarski, daha sonra bu bölümün tümünde Lenin'in bu makalesinin, edebiyat ve sanat alanında taşıdığı tarihi derslere dikkat çekerek şu tespiti yapmaktadır:
"Bu makalenin yazılmasının üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, bugüne kadar o, sahip olduğu oldukça derin anlamdan bir harf bile kaybetmemiştir." (s. 324)
Yazılma amacı o olsa da, Lenin'in sadece yazın alanındaki örgütsel düşüncelerini değil, bunun ötesinde sanatın sınıfsal içeriği, kapitalizm ve sosyalizmde sanat ve sanatçının rolü ve konumu üzerine programatik düşüncelerin yer aldığı bu makalenin tam çevirisi yurtdışında yayınlanan Güney'in 10. sayısında; bu makale üzerine geniş bir yorum Güney'in 11. sayısında, bu yorum üzerine tartışmalar Güney'in 13. ve 14. sayılarında yer almaktadır. İlgilenen okuyuculara bu sayılara bakmasını ve bu tartışmalar üzerine düşünce ve eleştirilerini bize iletmesini tavsiye ederiz.


Sosyalist gerçekçilik


Lunaçarski'nin, 12 Şubat 1933 tarihinde, SSCB Yazarlar Birliği Örgütleme Komitesi'nin 2. Plenumuna sunduğu bu rapor, daha sonra Sovyetler Birliği'nin resmi sanat çizgisi olarak kabul edilecek olan "sosyalist gerçekçilik" üzerine çok önemli düşünceler içermektedir. Lunaçarski, rapora şöyle başlamaktadır:
"Sanat, her zaman toplumun üstyapısının bir parçasıydı ve sınıf mücadelesinde aktif bir rol oynadı. Egemen sınıflar onu kendi çıkarlarına uygun bir toplum yaratmak için kullandılar; tarihsel gelişme içinde egemen sınıfların karşısına çıkan sınıflar tarafından da o, bu mücadelede silah olarak kullanıldı. Sözüm ona sanat için sanat -yaşamdan kaçan, gerçek yaşam sorunlarına oldukça uzak duran ve onu açıkça aşağılayan bir sanat, aktif veya pasif, bilinçli veya bilinçsiz toplumsal güçlere uzak duran bir sanat- her şeye rağmen, oldukça berrak ve belirli bir şekilde belli sınıf çıkarlarına hizmet eden toplumsal bir güçtür.
Marksist sanat ve edebiyat bilimi, sanatın toplumsal yaşamdan gerçek bir kopuşunu mümkün sayan yalancı teoriyi reddetti. Biz, toplumsal hayata sırt çevirmenin, bu toplumsal hayata karşı belli bir tavır almak demek olduğunu ortaya çıkardık." (s. 326)
Lunaçarski, sanatın toplumsal temeli ve rolü üzerinde durduktan sonra proletaryanın nasıl bir sanattan yana olması gerektiği sorusuna geçmektedir:
"... Proletaryanın ve onunla ittifak içindeki grupların sanatı esasında sadece gerçekçi olabilir. Ve niçin? Daha Plehanov, alışıldığı üzere tüm aktif sınıfların gerçekçi olduklarının altını çizmişti. Marx, bizim dünyayı kavramak değil değiştirmek zorunda olduğumuzu söylemişti. Ama insanın kendini sadece gerçeğin bilinmesiyle sınırlaması durumunda bile o bir gerçekçidir." (s. 328)
Lunaçarski, proletaryanın sanatta gerçekçilikten yana olması gerektiğini belirttikten sonra, tarihte toplumsal hareketin öncüsü olduğu dönemlerde burjuvazinin de gerçekçi bir sanattan yana olduğunu aktarmaktadır. Lunaçarski, daha sonra proletaryanın hizmetinde yeni bir aşamaya yükselen gerçekçiliğe, sosyalist gerçekçiliğe geçmektedir:
"Sosyalist gerçekçilik neden oluşmaktadır?
Her şeyden önce o da gerçekçidir, gerçeğe bağlıdır." (s. 331)
"Biz gerçeği kabul ediyoruz, biz onu statik olarak kabul etmiyoruz, -onu statik olarak tekrar tanımak mümkün olur muydu?- biz onu her şeyden önce görev olarak, gelişme olarak kabul ediyoruz." (s. 331)
"Sosyalist gerçekçi gerçekliği, zıtların sürekli mücadelesi içindeki gelişme olarak, hareket olarak kavramaktadır." (s. 332)
"Gerçekten devrimci sosyalist gerçekçi, gerilimli heyecanların insanıdır ve bu durum onun sanatına renklerin ateş ve ışık gücünü katar.
Sosyalist gerçekçi statikçi olamaz, kaderci olamaz, o tamamen tutkulu, mücadeleci olmalıdır." (s. 332)
Gerçeğin durağan, statik ve kaderci değil, hareket halinde, gelişme halinde kavrandığı bir sanat anlayışının ifadesi olarak gerçekçiliği savunan Lunaçarski, burjuva ideologları tarafından bunun nasıl çarpıtıldığını aktarmaktadır. Burjuva ideologları, örneğin Sovyetler Birliği'nde o an yaşanan hayattan olumsuz bir parça göstermekte, bu olumsuz parçayı öne çıkararak insanlarda tüm Sovyetler Birliği üzerine karamsar düşüncelerin oluşmasına sebep olmakta ve buna gerçekçilik demektedirler. Bu yapılan, belli bir anlamda, olumsuz anlamda gerçekçiliktir. Bu kullandıkları yöntemle burjuva ideologları, Sovyetler Birliği'ndeki hayatı, gelişmesi ve hareketi içinde değil, bu gelişme ve hareketten kopararak ve bir parçayı öne çıkararak açıklamaktadırlar. Bu anlamda bu yöntem, gerçek hayattan bir parça alınarak da yapılsa, gerçekliği doğru olarak yansıtmamaktadır.
Lunaçarski, daha sonra sosyalist gerçekçiliğin anlamı, yöntemi, niteliği ve hedefleri üzerine şu geniş tanımlamayı yapmaktadır:
"Sosyalist gerçekçilik, oldukça geniş bir programdır; o bizde şu an var olan ve gelecekte edineceğimiz çok değişik yöntemleri kapsamaktadır; o, son derece mücadeleci, son derece yapıcıdır; o insanlığın komünist geleceğinden emindir ve o proletaryanın, partisinin, önderinin gücüne güvenmektedir; o, dünya çapındaki sosyalist inşanın bizim ülkemizde gerçekleşen birinci perdesinin ve ilk esas mücadelenin büyük önemini kavramaktadır." (s. 338)
Bu tanımdan sonra Lunaçarski, sosyalist gerçekçiliğin değişik sanat akımları içindeki gelişimini anlatmaktadır. Daha sonra Lunaçarski, sosyalist gerçekçiliği benimseyen sanatçıların görevleri ve çalışma biçimleri üzerinde durmakta; onlardan mutlaka Marksizm-Leninizm bilimini, diyalektik materyalizmi kavramaya çaba ve özen göstermelerini talep etmektedir.
Sonsöz yerine
Lunaçarski, ilk kez 1933 yılında yayınlanan bu makalesinde, sosyalist gerçekçilik ve biçim sorunu üzerinde durmakta, sosyalist gerçekçiliğin belli bir biçimi olup olmadığı sorusuna yanıt vermektedir:
"«Biçim» kelimesi, hem esasen Avrupa sanat bilimi yazını içinde, hem de bizde, kesin olarak tespit edilmiş bir anlama sahip değildir. Buna rağmen ben, «sosyalist gerçekçilik» sloganının biçim belirlenmesi olarak görülmesine karşıyım. «Sosyalist gerçekçilik», belli bir çağ boyunca egemen olacak olan (ve belki de sosyalist insanlığın, yani insanlık sanatının nihai, en yüksek biçimlerini karakterize edecek olan) bir öğretinin tamamıdır. Fakat gerçekçilik, klasisizm, romantizm gibi öğretiler de çok çeşitli biçimlere sahiptiler." (s. 359)
"Parti, proletarya edebiyatı sorununu ele aldığı yerlerde, hiçbir zaman proleter edebiyatın biçiminin ne olması gerektiğini belirlemeye kalkışmadı...
Genel olarak biz, bu sorunda da yolun sonunda değil, bilakis başında bulunuyoruz. Biz, herhangi bir şekilde şimdi, teorik olarak proleter biçimin ne olduğunu belirleyecek, bunun ardından ona sadık kalmaya çalışacak, ona uymayanları kesecek veya cezalandıracak durumda değiliz. Biz, tiyatro yazarlarımıza (ve yazarların hepsine) biçim aramada en geniş özgürlüğü tanımak ve onların bu arayışından, onların başarı ve başarısızlıklarından, sosyalist sanat yaratımının ana biçimleri için örnekler türetmek zorundayız." (s. 361)
Lunaçarski'nin bu makalede biçim üzerine dile getirdiği görüşler, nüve olarak daha önceki yazılarında ve "sosyalist gerçekçilik" üzerine raporunda mevcuttur. Lunaçarski, sosyalist gerçekçiliğin biçimi ne olmalıdır diye çok ateşli yürütülen tartışmaların ortasında, belli bir biçimin sosyalist gerçekçiliğin biçimi olarak ilan edilmesine karşı çıkmakta, bu alanda daha yolun başında bulunulduğuna işaret etmekte, ileride oluşacak ana biçimlere örnek teşkil etmeleri için sanatçılara biçimde tam özgürlük verilmesini talep etmektedir.
Ne yazık ki, Sovyetler Birliği'ndeki gelişmeler Lunaçarski'nin talep ettiği yönde olmamış; klasik gerçekçi biçimler sosyalist gerçekçiliğin asıl biçimi olarak kabul edilerek, biçimsel yeni denemelerin gelişmesi önemli ölçüde frenlenmiştir. Biçimdeki bu yeni yön, Sovyetler Birliği'ndeki sanatın gelişmesini uzun sürede oldukça olumsuz etkilemiştir.
Sovyetler Birliği'nde, sosyalist gerçekçiliğin biçiminin belirlenmesi konusunda yapılan bu hata üzerine yurtdışında yayınlanan Güney'in 11, 12, 13 ve 14. sayılarında geniş tavır vardır. Merak eden okuyucular bu sayılara bakabilirler.


Toparlarsak...


Lunaçarski, Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilen sanat ve kültür politikasının belirlenmesinde, örgütlenmesinde, düzenlenmesinde, geliştirilmesinde birinci derecede rol oynayan kişilerden biridir. Lunaçarski, zengin bilgi birikimiyle komünist partinin saflarına katıldığı andan itibaren, özellikle kültür sorunları üzerine en yoğun çalışmaları yürüten insanlardan biridir.
Lunaçarski, Bolşevik-Menşevik ayrılığında safını Bolşeviklerden yana belirlemiştir. Lunaçarski'yle Bolşeviklerin yolu, 1905 Devrimi'nden sonra, Lunaçarski "tanrı arayıcıları"nın safına geçmesi yüzünden ayrılmıştır. Bu dönemde, dinle Sosyalizm'i birleştirmeye çalışması yüzünden Lenin tarafından oldukça sert bir biçimde eleştirilen Lunaçarski, zamanla bu hatalı yaklaşımını terk etmiş, 1917 Şubat Devrimi'nden sonra yeniden Bolşeviklerin safına katılmıştır.
Lunaçarski, bu dönemde gösterdiği olumlu gelişme yüzünden Ekim Devrimi'nden sonra kurulan hükümette, "Eğitim İşleri Halk Komiseri" görevine getirilmiştir. Bu görevi 1929 yılına kadar başarıyla yerine getiren Lunaçarski, bu dönemde Sovyetler Birliği'nin sanat ve kültür hayatının oluşturulmasında, geliştirilmesinde birinci derecede rol oynamıştır. Lunaçarski, felsefe ve sanat alanında bir zamanlar sahip olduğu yanlış görüşleri terk etmişse de, Ekim Devrimi'nden sonra bu görüşlerin sürdürücülerine karşı verdiği mücadeleyi, yer yer yeterli kararlılıkta yürütmemiş, bu yüzden Lenin'in sert eleştirilerine hedef olmuştur.
Lunaçarski'nin hataları, onun tüm mücadelesi içinde önemli bir yer tutmamaktadır. Lenin tarafından yer yer sert bir şekilde eleştirilse de, aynı Lunaçarski, "sadece her şeyi bilen ve çok yetenekli değil, aldığı parti görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getiren biri" olarak övülmüş ve desteklenmiştir.
Lunaçarski, sanat ve kültür alanında bir dizi makale kaleme alarak, değişik sorunlarda insanların aydınlatılması görevini yerine getirmeye çalışmıştır. Marx, Engels ve özellikle Lenin'in kültür, sanat alanındaki görüşlerinin yaygınlaştırılması ve güncel sorunlarla bağ içinde kavranması için çaba göstermiştir.
Sanat için sanat safsatalarına karşı çıkarak, sanat faaliyetlerini sürekli olarak yeni bir dünya kurma mücadelesinin silahlarından biri olarak görmüştür. Proletkült hareketinin yanlışlarına karşı çıkarken onu yanlış bir zamanda tamamen ortadan kaldırmak isteyenleri de eleştirmiştir.
Proletaryanın sanat alanındaki tercihi olarak sosyalist gerçekçiliğin oluşmasına büyük önem vermiştir. Sosyalist gerçekçiliğe belli bir biçim belirlenmesine haklı olarak karşı çıkmış, bu alanda sanatçılara tam bir serbestlik verilmesini talep etmiştir.
Lunaçarski'nin bıraktığı eser, sosyalist bir dünya kurulması mücadelesinde proletaryanın elinde, özellikle de sanat ve kültür alanında oldukça değerli bir silahtır.

kaynak:

http://www.guneydergisi.com/konular/

11 Mayıs 2008 Pazar

DEVRİMCİ GENÇLİĞİN DÜZENDEN KOPUŞU/RİZGARİ SORESGER

DEVRİMCİ GENÇLİĞİN DÜZENDEN KOPUŞU/RİZGARİ SORESGER
SURYA AMOR

DEVRİMCİ GENÇLİĞİN DÜZENDEN KOPUŞU / Rizgari şoreşger Cuma, 18 Mayıs 2007
Genel toplumsal uyanışının büyümesi ve 61 anayasasının yarattığı burjuva düzen sınırlarındaki "özgürlük ortamı" bugüne kadar sınırları burjuva muhalefet ekseninin dışına çıkmamış olan, gençlik hareketinin gelişimini hızlandırdı. Gençlik bu dönemde adım adım kapitalist sömürüye ve emperyalizme karşı mücadele alnına kaydı. Kemalizm. Ve ordu savunuculuğunun dışına çıkarak sola ve sosyalizme yöneldi. Boykotlar, işgaller ve sokak gösterilir ile mücadeleye atıldı.

Bunda dış etkenlerin de rolü vardı. Batı Avrupa da gelişen sınıf ve öğrenci hareketi, büyük cin kültür devrimi, Küba devrimi, ABD'nin Vietnam direnişine boyun eğmesi ve Vietnam dönüşü başta Amerika kıtasında ve tüm dünyada yankısını bulması da etkenler olarak konulabilir. Bunun yanında yanı başımızdaki Filistin'de ortaya konulan direniş orta doğuda olduğu gibi gençlik üzerinde büyük etkisini buldu. Ülkede ve dünyada yaşanan bu değişikliler gençlik hareketinde de köklü bir dönüşümü mayalıyordu. Bu gelişme TİP'i doğurdu. TİP o döneme kadar burjuva muhalefetini yedeğinde bulunan birçok ilerci kesimi hızla çatısı altında toplamaya başladı. İlerici sendikalardan aydınlara Kürt demokratlardan ilerci öğrencilerden sosyalizme ilgi duyan birçok kesimden TİP'e bir akış gerçekleşti.

Öğrenci Gençlik

Bu durum etkisini öğrenci gençlik içerisinde de gösterdi. TMTF, MTTB vb yasal derneklerde kendisini ifade eden gençlik hareketinden önemli bir kopuş oldu. Gençlik hareketinin ilerici unsurları bu örgütlerden koparak FKF oluşturdu. Tümü ile TİP sempatizanları tarafından kurulan bu örgüt devrimci gençliğin önünü açan en önemli örgüt durumundadır. FKF'nin kurulması öğrenci Gençliğinin en ilerici unsurları şahsında, hızla sahiplenilmesi, gençliğin düzenden kopuşu ve sosyalist mücadele artan ilgisinin belirgin ifadesiydi. Mayıs 1968 Fransa'da patlak veren ve batı Avrupayı kasıp kavuran sınıf ve öğrenci hareketi Türkiye'de o döneme kadar mayalanan gençlik hareketine görülmemiş bir itiş sağladı. 68'in yolunu açan ilk öğrenci eylemi 10 Haziran 1968'de Ankara'da DTCF'd başladı. Üniversite reformu ile başlayan bu boykot hukuk ve fen fakültesine sıçradı ve oradan da İstanbul hukuk fakültesi boykota katıldı. FKF bir süre çekimser kaldıktan sonra desteklediği boykot tüm İstanbul yayıldı. Üniversiteler işgal edildi. Üniversite reformu ile başlayan bu işgal hareketi akademik alandaki hiyerarşideki çelişkileri ortay çıkardı. Ve ast akedemik kadrolarında işgale katılmasını sağladı

DEVLETE BAĞLI ÖRGÜTLENME ANLAYIŞININ AŞILMASI

Bu deneyimin büyük başarısı, devlete bağlı öğrenci derneklerinin aşılarak, tümüyle kendi önderliğini yaratacak şekilde aşağıda doğru hareketlenmenin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yerel işgal komiteleri ve bunların doğal önderleri ile işgal konseyi oluşturulmuş ve merkezileştirilmiştir. Devrimci öğrenci hareketi bunun meyvelerini de almıştır. Büyük işgal diye bilinen bu süreçte İ.Ü Rektörü Egeli işgal konseyinin hazırladığı reform taslağını kabul etmiş ve 3 hafta sonra işgal sonlandırılmıştı. Bu süreç aynı zaman da Deniz Gezmiş gibi kitle önderini yaratarak son buldu. Tabi ki sonradan gelişecek öğrenci hareketlerinin embriyomuydu. Bunu altıncı filo takip eder amerikan askerleri denize dökülür, sonrasında ABD finansmanı ile kurulan ABD sanayi ve teknolojinsin işgücünü yetiştirmek için kurulmuş ODTÜ özellikle istanbuldaki anti-emperyalist eylemeler ile üniversite reformu işgal ve boykotlara sesiz kalmıştı. Çünkü o halkların çoğuna ODTÜ'lüler sahip ODTÜ'lü öğrencilerinin de "mütevelli heyeti" ve amerikan eğitim sistemi gibi sorunları bulunmaktaydı. Bu çelişkilerinden dolayı hiç beklenmedik anda ODTÜ genel devrimci hareketin girdabına girdi. ABD nin kültürünün hiç sorunsuzca yayılacağı zannedilen bir kale, devrimci gençlerin Darbesiyle yıkılmış oldu. Aynı üniversite de Vietnam kasabı kommer arabası, Devrimci gençlik tarafından yakıldı. ODTÜ antiemperyalist gençlik mücadelesini merkezi haline geldi.

GENÇLİK KENDİSİNİ DÜZENE BAĞLAYAN GÖBEK GORDONUNDAN KURTULUYOR

Devrimci gençlik, kendisini frenleyen ve düzen içinde, kalmasını sağlayan adeta burjuva kordonu haline dönüşen TİP reform işlerinden bağlarını kopararak, Türkiye Devrimci Genç İlk federasyonunu kurar, Dev-Genç ortaya çıkar. Dev-genç sürecinde daha belirleyici olan MDD çizgisidir. FKF de TİP parlementerist-legalist çerçevesi dâhilinde, gençliğin militarist Yürüyüşünü gemlemeye çalışan anlayış hâkim iken, buna karşın DEV_GENÇ sürecinde de bir süre sonra MDD ci akım sosyalizme yönelmiş militan gençlik üzerinde "ikinci kurtuluş" savaşı "CHP ile ittifak" "milli cephe" "ordu gençlik ele ele" gibi sloganlarla darbeci reformist hesapların bir uzantısı haline getirmek çabasındaydılar.

15-16 HAZİRAN VE 1971 KOPUŞU

1960 lı yıllarda TİP içindeki MDD ve SD ayrışması yaşanır MDD çizgisi Mihri Belli Hikmet Kıvılcımlı eski kuşak sosyalistlerin etkisi altında, SD'nin parlementarist çizgisi konumunda, sol konumu ile ve gençlik hareketi ile kurduğu yakın ilişkilerle politik devrimciliğin oluşturduğu zemin olarak ortaya çıkar. 70 lere gelindiğinde gençlik hareketi de yaşanan gelişme ve tutum farklılıkları MDD içinde ayrışmaya bunlar; ASD ve PDA ayrışmasıydı. Ama özde birbirlerinden fazla ayrışmıyorlardı. Referansları yine kıvılcımlı ve Mihri belli idi.

ASD etrafında öğrenci gençliğinden gelen mahir çayan ve arkadaşları yer alırken PDA ise İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları yer almaktaydı. Tam olarak reformizimden kopuşu ise 15 16 haziran ayaklanması ile beraber ASD nin buna Temmuz 70 sayısında Mihri Belli'nin "sıkıyönetimin bu ayaklanmaya taraf olmamalıdır". Başlıklı yazıyı mahir çayan ve arkadaşları bu yazıdan dolayı derginin temmuz sayısını dağıtmamakla beraber MDD içinde yaşanan son ayırım, kıvılcımlı, belli, perinçekci, orducu eğilime karşı 15 16 Haziran ayaklanmasının bastırılmasının ordunun pratik rolünü gözetenlerin yanında, ordu karşısında silahlı mücadele yolunu açtı. 15 16 Haziranın politik etkisi burjuva darbeciliği ile kitlelilerin aktif mücadelesinin arasına koyu ve kalın çizgi çekme zorunluluğu doğurdu. Mahir çayan ve arkadaşları Kurtuluş dergisini çıkarmaya başladı. Bu 71 kopuşunun başlangıcı sayılabilir. Denizlerde aynı dönemde silahlı mücadeleyi başlattılar.

15 16 HAZİRANIN DERSLERİ

15 16 Haziran öğretmeye devam ediyor. Kaypakkaya bu yaşananlardan sonra"devrimin şiddette dayanacağı bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğu" temasına değinmiştir. Yine 15 16 Haziranın öğreticiliğinde " yine bu hareket orduya bel bağlayanların geçersizliğini ve özellikle belli'nin Kıvılcımlı'nın Avcıoğlunun'nun cuntacı hayallerinin anti-Marksist Leninist devlet ve ordu tahlileirnin saçmalığını ortaya çıkardı. Örgütlenme konusunda ise legaliteye bel bağlamanın revizyonist örgütlenmenin şiddetlenen sınıf mücadelesinde halkımıza zarar vermekten başka işe yaramadığını gösterdi. İç dinamiklerin ve dış dinamiklerin sonucunda ortaya çıkan devrimci öğrenci hareketlerinin kendilerine sürekli düzen içi tutumlarının rağmen hızla reformizimden koparak. Siyasal ve politik hareket haline dönüştüler. Mahirler THKP-C denziler THKO kurdular bu iki hareketin üçüncü damarı olarak PDA çizgisi MDD tezlerinden ayrışarak TİİKP oluşumunu gerçekleştirdi. Bir süre sonra eleştirel bir yaklaşımla TİİKP'nin içerisinden TKP_ML üçüncü bir damar olarak İbrahim Kaypakaya ve arkadaşları kurmuş oldu. İbrahim Kaypakaya ve arkadaşlarını diğer iki damardan ayıran özelliği

- kemalizme karşı net bir tavır takınarak kemalizmi karşı devrim olarak nitelemesi

- Kürt ulusal sorununa ilişkin ortaya koyduğu tavırdır. İbrahim Kaypakaya temelde egemen ulus milliyetçiliğine zemin hazırlayan halk ile ulus kavramı lehine içi içe geçişliğine karşı çerçeveyi çizmekle işe başlar. Halk kavramı tarihsel olarak ezilen sınıfların adlandırılması olarak içeriklendirilir. Bunun karşısında stalinin ulus tanımı yani net bir kavramı içerir. "dil toprak, ekonomik, yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçimde belirginleşen, ruhi şekillenen birliğin hüküm sürdüğü tarihsel olarak meydana gelmiş topluluk. Diye niteler ve büyük bir kopuş ifade eder. Bu dönemin en büyük ayırıcı özelliği gençlik hareketinden söz edilebilir fakat gençliğin devrime sosyalizme tüm cüreti ile yöneldiği bir dönem olma özelliğini taşıyor. Devrimci gençliğin düzenle bağlarını sorgulayıp daha sonrada kendi doğal önderlerini yaratarak düzenle ilişkilerini kestiği dönemdir. Kısa bir süre içerisinde önderliklerini kaybeden Türkiye devrimci hareketi hızla o dönem fiziki aladan yenilgiye uğramıştır. Tam bu dönemde 68 Avrupa ve Türkiye işçi sınıfının, öğrenci hareketinin ivme kazanan mücadelesi yankısını Kürdistan öğrenci hareketinde buldu. Zaten yolun yarısını düzen içilikle bağlarını koparan Türkiye solu hesaplaşması sonucunda kemalizim ve UKKTH konusunda belli bir noktaya ulaşabilmiş fakat fiziki ve örgütsel bir yenilgiden kurtulamamıştır. Kürdistan öğrenci hareketi bütün bunların ışığında tartışmalara başlamış. Bu tartışmanın sonucunda Kürdistan'da mücadele kararı çıkmıştır. Bu esnada 76'larda devrimci bağımsızlıkçı düşüncenin Türkiye metropollerinden Kürdistan taşınması kararına bağlı olarak en küçük tereddüde kapılmadan Türk halkından olan Haki Karer ve Kemal Pir'ler enternsyonalist bir çıkış yaparak Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin önder kadroları oldular.

ENTERNASYONALZİMİN ÖĞRETMENLERİ

Haki Karer ve kemal pirler takıldığı onurlu entarnasyonalist tavırlarından dolayı hem egemen güçlerin hedefi durumuna geldiler hem de yine kişiliklerini temsil ettikleri enternasyonalizm ve UKS gibi özelliklerinden dolayı o büyük ustalar sosyal şoven ve küçük Kürt burjuvasının hedefi durumundaydılar. Entarnasyonalist yoldaşların bu duruma cevabı netti. Kemal Pir Yoldaş bu sistemi yıkabilmek için sistem karşıtı hareketleri aradım. Tükiyede devrimci komünist hareketlerdi. Kürdistan'da ise UKH idi. Türkiye'de devrimci hareket 74 yılında parçalanmıştı cezaevinden çıkan unsurlarda önderlik yapamıyorlardı. Birleşme değil parçalanma eğilimleri vardı. Ama bu hareket devrimci çevrelerde toparlayıcılık vazifesi görüyordu. PKK hareketi olarak bilinen bu hareket bir örgüt değil ideolojik siyasal bir akımdı geleceğinde zafer vardı halen de var buna inanıyorum. Bunun için bu harekete katıldığını belirmiştir. Ve Haki Karer da aynı görüşü paylaşıyordu. Haki karer " imkânsızın içinden imkânı çıkarmak diyordu" mücadele için ve devrim ve sosyalizm mücadelesinin kürdistanda yayılmasında en büyük emeği olan mücadele örneği idi. kemal pir ise " sizi gücünüz beni yaşatmaya yetmez" diyecek kadar cüretkâr ve her seferinde zindan direnişindeki ölüm orucunda serumu red ederek teslimiyeti red ederek adeta şu şiarı ile biz yaşamı uğruna ölecek kadar seviyor uz'un amentüsünü yerine getiriyordu ölüm orucuna ölür. Ama Kürdistan ve Türkiye dağlarında binlerce kemal yeni bedenlerde ortaya çıkar. Haki Karer kürdistanı arşın arşın gezerek devrim sosyalizm mücadelesini Kürdistan'da filiz vermesi için uğraşırken STERKO-SOR girdiği bir tartışma esnasında nerden geldiği bilinmeyen kahpece iki kurşunla Gaziantepe'de öldürülür.

Kemal Pir ve Haki Karer yoldaşların bizim için ifade ettiği şey olumsuz ortamda ulusal ve sınıfsal yok oluşun dayatıldığı her türlü baskı ve sömürünün halk üzerinde hâkim kılındığı ortamda bunu bilincine varmak burada kurtuluşun yolu ve yöntemini aramak bunun bilincini ve ideolojisini ortaya çıkarmak bu ideolojiyi yaşatmak azminde ve kararlılığında olan devrimci militan örgüt yaratma mücadelesi ifade ediyor.

Kürdistan da yetmişlerde bu devrimci mücadeleler gerçekleşmişti. Bu en olumsuz koşullarda gerçeği arayıp bulmak Kürt ve Kürdistan gerçeğini tanımlamak onu bulunduğu geri ve olumsuz durumunda çıkarıp kurtuluşa götürme bir ideolojik politik çizginin yaratılması ve onu geçirmek kararlılığında olan öncü gücün ortaya çıkarılması eylemidir. Bu bağlamda Hayriler, dörtler " Ferhat, Mahmut nemci eşref" kara sungur arkadaşlar mayısı geri dönülmemek üzere kızıllaştırdılar. Bizde saygı ya da anma ancak onların bize devrettikleri direnme çizgisi devrimci çizginin kızıl bayağını onurlu şekilde bizden sonralara devredene kadar sürdürülme anlayışı olabilir.

www.sosyalist-kurd.net alınmıştır